23 Mart 2013 Cumartesi

oda ve adam.


“Bırakılan her şey geri gelir bir gün.”

Gelir mi sahiden diye düşündüm. Her geride bıraktığımız bir gün yine bize döner mi? Dönecek mi? Döndü mü hiç?

Oyunu izlerken çok bilindik sahnelere rastladım. Tanıdık cümleler işittim. Aynı hisler dönüp durdu etrafımda.

“Sabır, sabır, sabır… Sabır için bütün kitapları okudum, içtim hepsini…” ya da “Aklını topla, toparla!” gibi şeyler. Tanımak, kaybetmek, beklemek, yeniden karşılaşmak ve yine kaybetmek… Yaşanmamış bir aşkın ardından, aklımızda uçuşan kelebeklerin bize söylettiği cümlelerdi bunlar.

Bu kadar sıradan hatta artık klişe diyebileceğimiz bir konuyu bu denli sevdiren neydi peki? Bir sonraki adımını ezbere bildiğiniz bir olayı izlerken, sizi içine çeken neydi?



Oyunun sonunda oyuncular rollerinden sıyrılıp selam verirken anladım o sorunun cevabını. Bu oyunu bu kadar başarılı yapan, oyuncularının rollerini çok eğlenerek, tadına vararak oynamış olmaları. “O nasıl oluyor, başka oyuncular zorla mı oynuyor?” diye düşünmeyin. Bu oyun farklı! Bir tiyatro gibi değil de, baştan sona bir eğlenceymişçesine ilerliyor; konusunun hiç de eğlenceli olmamasına rağmen. Oyuncular bir saniye yerlerinde boş durmuyorlar. Sürekli hareketliler. Mimikler ve jestlerle sahneyi boş bırakmıyorlar. Ve yaptıkları hiçbir şey eğreti ya da abartı durmuyor. O kadar yakışıyor ki karakterlerine, gülümseyerek karşılıyorsunuz tüm bunları. Özellikle kadın oyuncunun ses tonu, vurguları, hareketleri o kadar gerçekçiydi ki bütün oyun gözlerimi ondan alamadım.  Aslında ikisi de bu oyunla beraber oyunculuklarının sınırlarını zorlamışlar diyebilirim. Hızlı hızlı, sürekli ve uzuunca akıp giden tiratları tek bir solukla okuyup oynamak, seslerini bir düşürüp bir yükseltirken kalitesini hiç bozmamak sıradan bir performanstan çok daha fazlasını gerektiriyor zira. Doğrusu ikisinin uyumu az bulunur cinstendi! Zaman zaman aynı yerlerde, aynı replikleri söylemeleri, birbirlerini ezmeden, senkronu bozmadan oynamaları ama aynı anda da farklı iki duyguyu seyirciye geçirebilmeleri beni derinden etkiledi. Aynı cümleleri hem kadından hem de erkekten ama farklı bir tondan duymak güzeldi.

Fakat oyunu özelleştiren ve güzelleştiren tek şey bu değil tabi ki. Bence sahne kullanımı, dekor ve ışık da normalin üzerinde bir değer bulmuştu bu oyunda. Oyunun içinde kullanılan kamera görüntüleri, arka plana yansıtılan görüntüler, sahneden ‘taşan’ oyuncular, seyirciler arasındaki ‘perde’, salıncak, lambalar, çelik levhalar… Her biri bu sıradan ilişkinin hikâyesini olağanın dışında bir çekicilikle seyirciye aktardılar sahnede. Hepsinin kullanımı, işlevi minik ama vurucu bir detay olarak işlendi birer birer.

Ben sahneyi hatta tüm ‘salonu’ bu kadar aktif kullanan ışık oyunları ile süsleyen, sürekli konuşma olup da içinde hiç diyalog barındırmayan başka bir oyun daha izlemedim.

Bence bir kenara not edin: Oda Ve Adam. Nergis Öztürk ve Engin Hepileri’nin performansı ve Mesut Arslan’ın rejisi ile…

17 Şubat 2013 Pazar

farketmeden.

bazen farketmeden olur ne olursa..
bir bakarsınız ki,
olmuş!

bu şarkı da öyle oldu.
ben farketmeden geldi, sardı.
bir de baktım ki,
çoktan içine çekmiş beni...


iyi ki de öyle olmuş..

4 Ocak 2013 Cuma

Antonius ile Kleopatra

Zerrin Tekindor ve Haluk Bilginer başrolde


Fuayeden salona geçer geçmez oyuncuların enerjisi karşılıyor sizi. Perde daha kapalı. İnsanlar koltuklarına yerleşmeye çalışıyor. Oyunun başlamasına 10-15 dakika var. Ama kapalı perdenin arkasında oyun başlamış bile. Oyuncular bir yanda şarkı söyleyip, tef çalıyor ve bir yandan –anladığımız kadarıyla- dans ediyorlar. Kahkahalar, çığlıklar, nidalar… Daha başlamadan şu cümleyi geçiriyorsunuz içinizden: “Bu, güzel bir oyun olacak.” Zaten bu kadar pozitif ve yüksek bir enerjiyle perde açılınca da devamı aynı şekilde geliyor.
Perdenin açılmasıyla bütün oyuncular sizi sahnede karşılıyor. O esnada rolü olmayanlar dahi kulise gitmeyip sahnede arka planda, oturarak bekliyorlar. Hem de büyük bir sabır ve özenle. Sahnesi biten her oyucu da arkadaki sıraya gidip, biraz bekleyip o rolünden çıkıyor ve otururken yine kendisi olarak oturuyor. Oyunun burada kurulan dengesini çok beğendim açıkçası. Bütün oyun boyu arkadaki oyunculardan, onların rollerine girip çıkmalarını izlemekten kendimi alamadım. Özellikle Mert Fırat arkadaki dimdik oturuşu ve tavrıyla epey dikkat çekiciydi.

Oyunun geneline ise benim için damgasını vuran iki isim vardı: Zerrin Tekindor ile Onur Ünsal. Kleopatra karakterinin yeniden yaratılmasına adeta hayran kaldım diyebilirim. Tabir-i caizse daha eserekli bir Kleopatra yaratılmış gibiydi. Zerrin Tekindor, oyunun en başından sonuna kadar iniş çıkışlı ruh haliyle, sebepsiz ağlama krizleri ve sinirli tavırlarıyla, bu Kleopatra’yı çok iyi canlandırdı. Oyun çıkışında onun yerine oynayabilecek başka hiçbir isim gelmedi aklıma. Böylesine güzel, eğlenceli ama zorlu bir karakterin altından büyük bir rahatlıkla kalkmış ve adeta sahneye imzasını atmıştı Zerrin Tekindor.

Ayrıca bir başka övgü de Onur Ünsal’a. Oyunda birden fazla rolü canlandıran Ünsal, her rolünde ayrıca parladı diyebilirim. İlk perdedeki haberci rolü ile aklımızda uzun süre silinmeyecek bazı sahneler bıraktı. Kleopatra’ya haber getirdiği zaman Ünsal ve Tekindor’un paslaşmaları ve aralarındaki diyaloğa Kleopatra’nın yardımcılarının da eşlik etmesi ile şahane oyunculuk performansları izledik. Beden dillerine olan hâkimiyet ve mimikleri, ses tonlarını kullanmaları ile izlediğim oyunlar arasındaki aklıma kazınan sahnelerden biri olmayı başardı diyebilirim. Kolay kolay unutamayacağım kesin.

Oyun hakkında her ne kadar detaya girmek istemesem de bazı detayları ve onların ben de yarattığı heyecanı açıklamak için ufak tefek ipuçları vermem gerekebiliyor. Kasırga sahnesi de onlardan biri. Oyunun dekoru aslında bir gemi güvertesi gibi kurulmuş. Her ne kadar oyunda her sahne gemide geçmese de, dekorun gerçek anlamda önem kazandığı sahneler var. Bu bahsettiğim sahne de onlardan biri. Gemi olarak tasarlanan dekorların yanındaki küreklere asılan, bağıran-çağıran ve taslarla sahneye su sıçratan oyuncular, ışık yanılsamaları ve sahne üzerindeki paslaşmalarla, o atmosfer çok başarılı bir şekilde canlandırıldı. İzlerken gerçekten bir gemide olduğunuz ve bir fırtına çıktığı hissine kapılmamak elde değil.

Antonius ile Kleopatra’yı izledikten sonra bu oyunun neden bu kadar başarılı olduğunu anlayacaksınız. Sadece Haluk Bilginer ya da Zerrin Tekindor gibi usta oyuncularla değil, sahnedeki ve sahne gerisindeki herkesle birlikte parlayan, canlanan ve gittikçe yükselen harika bir iş olmuş.

Şu ana kadar izlemediyseniz şubata kadar beklemeniz gerekecek. Zira ocak ayı biletlerine yer kalmamış. Ama ilk fırsatta biletlerinizi alın ve oyunu izlerken, geçtiğimiz yaz Londra’da Uluslararası Shakespeare Festivali kapsamında Shakespeare’s Globe’da sahnelendiğini de unutmayın!

Shakespeare's Globe

Macbeth-Pangar



“Poseidon’un koca denizleri, yıkayabilir mi bu elleri?” dersem neden bahsettiğimi anlarsınız sanırım. 16. yy İngiliz oyun yazarı ve şairi William Shakespeare’in eskimeyen eseri Macbeth tabi ki! Yıllardır farklı ülkelerde, farklı tiyatro grupları tarafından onlarca kez sergilenen Macbeth’i bu kez de yeni bir tiyatro topluluğu olan “Pangar”ın yorumuyla izledim.

2012 yılında bir araya gelen topluluğun geçen sene 18. Tiyatro Festivali’nde ilk kez seyircisiyle buluştuğu ilk oyunları olan Macbeth’i bu sezonda ilk defa kasım ayında Kenter Tiyatrosu’nda oynadılar. Oyunun başrollerini ise Demet Evgar ile Erkan Bektaş paylaşıyor.

Oyun hakkında fazla ipucu vermeden ufak bir şey söylemeliyim: Her şeyden önce sahne tasarımları kesinlikle muhteşem! Ciddi anlamda çok emek harcanmış, üzerine çok fazla düşünülmüş olduğu belli. Özellikle sahnenin yan tarafından bir mekanizmayla çıkarılan, adeta bir ‘ek sahne’ işlevi gören; üzerinde masa ve sandalyelerin bulunduğu sistem gayet başarılı olmuş. Ayrıca sahneyi panolarla ve raylı bazı kapı/pencerelerle zaman zaman üçe bölüp üç ayrı yerde de performans sergilemeleri ilgi çekici. Bunun dışında benim en çok dikkatimi çeken ise açılış sahnesi oldu. Cadıların gelip kehaneti söyleyene kadar olan giriş kısmın son derece değişik olmuş. Farklı bir yorum getirmişler. Ölmek, öldürmek, savaşmak kavramları üzerine yoğunlaşılmış. Oyun, genel olarak akıcı ve yüksek tempoda gidiyor. Yeni bir Macbeth yorumu izlemek isteyenlere önerilir.

Oyunculuklar hakkında yorum yapacak olursam, sanırım oyundaki en hafif ve en eksik gördüğüm şey oyunculuk performanslarıydı. Özellikle Demet Evgar’ı izlemek için gittiğim bu oyunda, Evgar’ın performansını hayal ettiğimin daha aşağısında buldum. Büyük bir heyecan ve merakla beklediğim Lady Macbeth’in aklını kaçırdığı sahne ise zayıf kalmıştı bana göre. Bunun dışında Macbeth ve Macduff karakterleri de benim için hayal kırıklığıydı. Shakespeare izleyecek olmanın heyecanı ve çok beğendiğim Demet Evgar’ı sahnede görecek olmanın merakı ile galiba büyük beklentilerle gittiğim bu oyun, benim beklentilerimi karşılayamadı. Ayrıca, oyunun bir yerinde, dekorun arkasındaki duşta, Demet Evgar’ın soyunması ve duş alması, oyun için nasıl bir önem taşıyordu, bilemedim tam. Sanki başka bir çaba varmış gibi geldi bana. Halbuki o olmasa bile yeterince dikkat çekme potansiyeline sahip bir oyundu Macbeth.

Demet Evgar ve Erkan Bektaş başrolde

Gerçi benim izlediğim zaman, bu sezonun ilk oyunlarından biriydi. Ve eksikleri olması, karakterlerin tam oturmamış olması gayet olası. Fakat kasımdan beri başka bir gösterimi de olmadığı için bu esnada bazı ufak tefek aksaklıkları toparlayıp, yeni yılda daha etkili performanslarla tekrardan sahnede olacaklarını umuyorum!

Faust


“Her şeyi etüt etmiş ve aşmış ve artık öğrenecek bir şeyi kalmadığına inanan Doktor Faust, yeryüzündeki sınırlı yaşamın acısından kurtulmak için ruhunu Mephisto ya, yani şeytana satar. Mephisto, bunun karşılığında Faust’u bilgi hastalığından kurtaracaktır. Nitekim bir cadının hazırladığı iksirle Faust un gençleşmesini sağlar. Artık genç ve yakışıklı bir adam olan Faust, Gretchen adında güzel bir kızla karşılaşıp ona âşık olur. Bu güzel kızın Faust un tutkusundan kurtulmasının yolu yoktur artık.”

Haydar Zorlu

Hepimizin az çok bildiği bir hikâye bu. Hiç olmazsa “ruhunu şeytana satan adam” tanımı duymuşuzdur. Bir kulak aşinalığımız bulunur Dr. Faust’a karşı. Goethe’nin kaleme aldığı ve Alman edebiyatının en önemli eserleri arasında yer alan “Faust” şimdi Türkiye’de sahneleniyor.



Haydar Zorlu tarafından çevrilen ve sahneye uyarlanan bu eserin tek oyuncusu da yine kendisi. Tek başına sahnede seyircisinin ilgisini dağıtmadan böylesine önemli bir eseri sergilemek yeterince zorken, Zorlu durumunu daha da güçleştirip sahneye sadece siyah perdeler yerleştirmiş ve bir küçük paravan ile bir de sandalye kullanmış dekor olarak. Yani koskoca sahnede kendisi dışında neredeyse hiç yardımcı etmen kullanmadan sergiliyor performansını. Öyle ki, giydiği kostüm bile fazlasıyla nötr, simsiyah bir kıyafet içinde çıkıyor sahneye.

Haydar Zorlu bu tek kişilik haliyle, sahnede 3 ayrı karakteri canlandırıyor: İlk olarak Dr. Faust tabi ki! Kendi içinde karmaşa yaşayan, ikilemlere düşen ve şeytanla anlaşma yapan doktorun iç çalkantılarını o kadar berrak aktarıyor ki izleyenlere; oyunun başından sonuna kadar bir an bile kopmadan Faust’un başına gelecekleri takip ediyor herkes. İkinci olarak Şeytan Mephisto! Doktoru yoldan çıkaran, onun ruhunu alan, kötü, anlaşılmaz şeytan rolünde de gayet başarılı Zorlu. Ve son olarak da Doktor’un âşık olduğu genç, alımlı ve ürkek kız Grechten! Sahnedeki oyuncu bu üç ayrı karakteri öylesine güzel ve dolu dolu yansıtıyor ki; izlerken adeta sahnede tek kişi olduğunu unutup üç ayrı karaktere ayrı ayrı yoğunlaşıyorsunuz. Kötü ve hain Şeytan’dan birdenbire zarif ve güzel genç kıza geçiş yapılmasını yadırgamıyorsunuz bile hiç.

Tüm bu başarılarının yanı sıra, iki dilde oynaması da kesinlikle ayrı bir güzellik ve etkileyicilik katıyor. Girişte ise Almanca bir tiratla başlamak, hem oyuna, hem Goethe’ye hem de Alman edebiyatına ve atmosferine kendinizi kaptırmak için çok iyi bir fırsat olmuş. 80 dakika boyunca bir an bile sizi bir an bile sıkmadan, hem ses tonu, hem bedeni hem de mimikleri arasındaki koordinasyonu ile kendisine hayran bırakarak başarılı bir şekilde aktarıyor Faust’u.

Kesinlikle Haydar Zorlu’nun takdir edilesi performansına şahit olmak için izlenesi bir oyun!

123


Geçen ay, Borusan Müzik Evi’nde 123’ün verdiği konseri dinlemeye gittim. Bu konsere gitmeden önce grup ve yaptıkları müzik hakkında detaylı bilgim olmasa da, birkaç şarkısını dinleyip beğendikten sonra, sahne performanslarını da izleme isteği uyandı içimde. Güzel bir cumartesi akşamı sakin ama eğlenceli geçen bu konser maceramdan sonra 123’ün artık alışkanlıklarım arasında yer alacağına neredeyse emindim.

Öncelikle konser mekânından bahsetmeliyim. Benim tavsiyem, eğer Borusan Müzik Evi’ne gidecekseniz ve 123 tarzında bir grubu dinleyecekseniz, biraz daha para verip sahnenin hemen önünden oturmalı bir bölmeden bilet almanız. Böylece şarkıları dinlerken rahatça oturup aynı zamanda içeceğinizi içebilirsiniz. Biz yukarıda ayakta durmak ile minderlere oturmak arasında çabalarken epey büyük maceralar atlattık diyebilirim. Bunun dışında, o gün konsere Norveçli trompetçi Gunnar Halle de eşlik ediyordu ve ben hepsinin enerjisini çok yüksek buldum. Sahneye çıktıkları andan itibaren hem büyük bir ciddiyetle işlerini yaptılar hem de kendilerini ve izleyenlerini çok eğlendirdiler. Konserde ağırlıklı olarak yeni albümlerindeki parçaları seslendirseler de, eski albümlerinden de ses getiren birkaç şarkıyı çaldılar. İşte size konserdeki parçalardan örnekler:

123 Müzik Grubu

Yokuz (son albümden)
Trip (feat Arto Tuncboyaciyan) ( son albümden)
The Eraser ( Radiohead'ın şarkısı grup coverlamış)
Binalar (son albüm)
Turuncu ( son albüm)



Grubun sahne performansını çok beğendiğim için kesinlikle bir dahaki konserlerini de takip edip, dinlemeyi planlıyorum. 123 severler bana hak vereceklerdir, ama henüz daha tanışmamış olanlara ise biraz yardımcı olmak için grup hakkında bazı bilgiler vermek de fayda var:

2004 yılında 3 kişi olarak kurulan grup (Feryin Kaya, Berke Can Özcan, Burak Irmak) isimlerini de buradan alıyor zaten. Vokalistleri Dilara Sakpınar henüz ekibe dâhil değildi. Grubun o zamanki müzik tarzı şimdikinden biraz daha farklıydı. Elektronik ritmlerin ağırlıklı olduğu bir dönemde ilk albümleri ‘Streo Love’ı yayınladılar. İşte tam bu zamanlarda, 2009 yılında ekibe Dilara (ünlü müzisyen İlhan Erşahin’in yeğeni ve orkestra şefi Ender Sakpınar’ın kızı) dahil oldu ve artık biraz daha vokalli müzik tarzına doğru geçiş yapmaya başladılar.

İlk albümlerinden sonra sırasıyla, ‘Aksel’, ‘Arve’ ve son olarak da ‘Lara’ adlı albümlerini yayınladılar. Aksel ve Arve albümlerinin özellikleri bir hikâye dâhilinde olması. Fakat son albümü Lara, hikâyelerden bağımsız bir albüm. Ayrıca belirtmek de fayda var: 123 kendi albümlerini kendileri yayınlayan bir grup. Kendi plak şirketini kurup albümlerini kendileri hazırlıyorlar. Üstelik bu konuda epey de titiz çalışıyorlar. Öyle ki, Aksel albümlerini 230 sayfalık bir illüstrasyon kitabı ile birlikte yayınladılar.

123, özellikle son birkaç yılda büyük bir yükselişe geçip kendisini iyice kanıtlayan bir grup oldu. Caz Festivalleri’ne katılmaları, senfoni orkestrasıyla yaptıkları konserleri onların önünü daha da çok açtı. Bu saatten sonra da bu kazandıkları ivmenin yavaşlaması da pek mümkün durmuyor.

1 Ocak 2013 Salı

2012'ye teşekkürlerimle...

2012'yi geride bırakıp 2013'ü beklerken ilk başta aslında her zamanki gibi eskiden kurtulma ve yeniye yelken açma hayallerim vardı. yeni umutlar yeşertip, taze heyecanlar ve kıpır kıpır bekleyişler yetiştiriyordum kendi kendime. 

fakat sonra bir an, dank etti. 2012 hakkında düşünmeye başlayınca gözden kaçırdığım o çok önemli noktayı görmeye başladım:

neden hep veda? neden yenisine olan heyecan? neden tüm bunlar eskiye olan sevgiyi ve eskinin güzelliğini bastırsın ki? koskoca bir yıl geçti. ve üstelik uzun zamandır yaşamadığım kadar bereket dolu, başarılı ve güzel anılarla doluydu. neden bunlar da değerli olmasın ki?

erasmusa gidişim... her şey onunla başladı zaten. hayatıma açılan birçok güzel kapının başlangıç yoluydu erasmus adeta. orada tanıştığım insanlar, gezdiğim yerler, eğlendiğim her bir dakika, döndükten sonra görüştüğüm arkadaşlarım ve 6 ayda kurduğum dostluklar.. kendi ayaklarım üstünde durma çabam, sendelemelerim ama her seferinde bir şekilde iki ayağım üstüne yeniden sağlam basmalarım...

döndükten sonra ailemle bir arada olduğumuz her bir an. özlem ve kavuşmak filleri hiç bu kadar derinden dahil olmamıştı hayatıma. 

sonra okulumun son senesi.. acı da olsa edindiğim bazı deneyimler, öğrendiğim gerçekler. hiç bitmez dediğiniz şeylerin sallanmaya başlaması aslında karakteriniz hakkında daha çok fikir verir size. sallana sallana kopup giden şeylerin benden bir şey götüremeyeceğini aksine, benim kişisel gelişimime çok büyük katkıda bulunduklarını tecrübeyle onaylamaya başladığım mesela. acı verse de olgunlaştığımı fark ettim; sabrımın sınırlarında dolaşıp öfkemi kontrol edebilmeyi öğrendim. gitmesi gerekenlere güle güle demenin, en az yeni gelenlere kucak açmak kadar olağan olduğunu keşfettim. her biri ayrı bir deneyim oldu bana. her birinin ayrı bir hatırası/emeği var üzerimde. 

ve 6 senelik okul hayatıma ek olarak bambaşka bir yenilik yaşadım ardından: ciddi anlamda ilk iş hayatı ile karşılaşmak. zorlukların böyle güzel heyecanlar ve sevinçler getirdiğine bir defa daha inanmak... çalışmak, başarmak ve kazanmak...

2012'nin hatıraları bana hepsi. ayrı ayrı seviyorum her birini. büyük sevinçlerde ayağım yerden kopmazsa, büyük üzüntülerde de yıkılmayacağımı öğrendim 2012'de. eksik olan bir dersimi tamamladım hayata dair.

artık daha hazırım 2013'ün karşısında... daha umutluyum.

işte bu yüzden, yeni gelen yıldan çok gideni uğurladım dün gece.

2012 bana çok uğurlu geldin, teşekkür ederim :)


22 Kasım 2012 Perşembe

merdiven.

 
bir kapı ve de birkaç merdiven
birkaç komşu, selam sabah adetten..
çok mu zor dönmesi en beklenen?
 
 
Yalın'ın en son albümünde yer alan ve benim yeni keşfettiğim bir şahaser!
 
alıp uzaklara götürsün diye her seferinde hevesle ve yeni baştan dinlediğim şarkı..
 
başka diyarlara, başka insanlara sürükleyen sözler, rahatlatan gevşeten hafif bir melodi..
 
dinledikçe kaçınılası o soruyu sormadan edemiyor insan:
sahi, gerçekten çok mu zor gelmesi en beklenen?

1 Kasım 2012 Perşembe

cold cold world



bugünkü keşfim bu şarkı! bu öğlen saatlerinde boş bir anımda internette rastlaştığım harika ötesi, insana huzur veren bir parça! 

mentalist'in 5.sezonunda çaldığı söylendiği için başa dönüp son sezon bölümlerinin hepsini teker teker dinleyip bu şarkının geçtiği anı bulasım ve bu şarkıyı patrick jane ile tekrar dinleyesim var!

ilk dinleyişte aşık oldum resmen!

başka sözüm yok hakim bey!

20 Ekim 2012 Cumartesi

beyoğlu sahaf festivali



yaklaşık 1 ay önce gittiğim, odakule'nin arkasında geniş bir arazide kurulan 6. Beyoğlu Sahaf Festivali'nin bende çok güzel etkileri oldu.

bir sinema çıkışı 2 arkadaşımla birlikte gittiğim festivalden sonra uzun süre nostaljik esintilerden kurtulamadım. her daim nostalji ile yaşayan ve eskiye dair ne varsa seven/özleyen biri olarak sahaflar zaten olmayı en çok istediğim yerlerden biri. ve hepsini bir arada görüp kendimi geçmişin tozları arasından kurtaramayınca da uzun süreli bir mutluluk sardı beni. 

orada ne kadar kitap, dergi varsa hepsine dokunmak, sayfalarını koklamak istedim ve aralarından hoşuma giden birkaç kitabı da alıp artık kendime hayatıma kattım. 

fakat beni en çok etkileyen aldığım kitaplardan ziyade, her sahafta mutlaka büyük bir heyecanla aradığım eski kartpostallar ve fotoğraflar oldu. kimbilir kim tarafından ailesine yazılmış bir mektup ve çoook eski zamanlardan kalma bir ilkokul fotoğrafı da başka diyarlardan gelip benim odamda varlıklarını sürdürüyor şu an.

29 Eylül 2012 Cumartesi

to rome with love


Filmin yönetmen, senarist ve oyuncusu Woody Allen.
Güzel bir cumartesi akşamı Caddebostan’da heyecanla izlemeye gittiğim,  Midnight in Paris’ten sonra sabırsızlıkla beklediğim Woody Allen filmi..

Film son derece tatlı bir melodi ile başladı. Duyduğunuz andan itibaren ona eşlik etme hissi yaratacak, hoş bir melodi... Derken, Roma’dan biraz görüntüler, Forum, Colleseum, Aşk Çeşmesi ve İspanyol Merdivenleri ve daha nice küçük, tatlı ara sokaklar ve karakterler…
Filmde tek bir konu işlenmemiş de, 4 ayrı koldan ilerlenmiş. O karakterlerin yaşamlarına birer kapı aralanmış. Her biri kendi içinde eğlenceli güzel samimi hikayeler oluşmuş. Tüm bunlarla birlikte çok beğendiğim Roma ve kulağa hoş gelen cezbedici müzikler de olunca muhteşem bir 2 saat yaşamış oldum.

Benim en sevdiğim hikaye ise Amerika’dan gelip İtalyan bir avukata aşık olan Alison ve onun ailesinin hikayesi oldu. Woody Allen’ın kızın babasını canlandırdığı bu bölümler çok samimi ve bol kahkahalı olmuş. Özellikle duştaki şarkı söyleme sahneleri :)

Ayrıca Jack, Sally ve Monica arasında geçen aşk üçgeni de, filmde işlenişi açısından ilginç olmuş bence.


Ama filmdeki en eğlenceli rol ise bir hayat kadınını canlandıran Penelope Cruz’un Anna rolüydü bana kalırsa. Bu filmde ayrı bir hayranlık duydum kendisine. Çok eğlenceli, komik, rahat bir karakter yaratmış Cruz.



Roma’da gezdiğim sokakları ve yemek yediğim yerleri, dilek tuttuğum çeşmeyi bana özleten bu film, bence en az Midnight in Paris kadar güzeldi. Onun kadar nostaljik bir Paris havasında olmasa da, eğlenceli bir Roma esintisi yaşattı. Film bittiğinde salondan çıkasım gelmedi ve ennn kısa sürede Vicky Cristina Barcelona’yı da izleyip, bu eksikliğimi telafi etmeye karar verdim.

Ne diyelim, herkesin söylediği gibi, sıra İstanbul’da olmalı bence de!

12 Ağustos 2012 Pazar

erasmus'un ardından..

aylaaar aylar öncesinden heveslenmeye, hayallerini kurmaya başladığım; yaklaştıkça gözümde daha çok devleşen, beni heyecanlandıran "Erasmus Macera'm" en nihayetinde son buldu. hangi ara başladı, hangi ara bitti.. o aralarda neler oldu, nasıl bu kadar hızlı geçti bilemiyorum.. tek bildiğim ilk bir-iki ayki alışma evresini atlattıktan sonra her şeyin bir anda olup bittiği.

"güzel insanlarla geçen güzel 5 ay" diye tek cümleyle özetleyebileceğim bir anı olarak kaldı ben de. her ne kadar gittiğiniz şehir ya da ülke dünyadaki cennet olmasa da, ya da sürekli karşınıza aşmanız gereken sorunlar çıksa da, Avrupa'da özgürce ve çok ucuza gezmenin ve tek başınıza her gün farklı deneyimler yaşamanızın her şeye bedel olduğu da bir gerçekti elbet :)

kardeşim ve kuzenimin yanıma gelmesiyle ayrı bir şenlikle geçen son hafta, odamı toparlarken gözyaşları ile sonlandı.. arkamda alıştığım bir şeyleri bırakıp gitmenin verdiği hüznün bıraktığı gözyaşları.. her seferinde başıma gelen bir olay bu. ne zamanki alıştığım ve sevdiğim birilerini/bir yerleri/bir şeyleri bırakıp gitmem gerekse ağlarım. uzun uzun ağlarım hem de.. bir kaç damla gözyaşı değildir akan.. ve nitekim de yine öyle oldu. 

bavullarıma sığma çabası, odayı terk etme çabası, trene yetişme çabası vs derken gönül rahatlığıyla veda bile edemedim 5 ayımı geçirdiğim şehrime. iyisiyle kötüsüyle derler ya hani, acısıyla tatlısıyla 5 ay boyunca beni sahiplenmişti Liege. Wallon insanlarının sürekli hatalar yapmalarını, pis sokaklarını ve açmayan güneşini bir kenara bırakırsak ordan dönmeyi istemedim bile diyebilirim bir an için..

ama döndüğümde beni karşılayan ailem ve muhteşem Türk Mutfağı ile en kısa sürede İstanbul'a adaptasyon sağladım. insanın geri geldiğinde onu kucaklayan ailesi, sevdikleri, arkadaşları olması şahane bir duygu!

bu gidip gelmeler zor da olsa, onlarsız hayat daha az renkli olurdu eminim.

aslında her veda ve her kavuşma bir renk katıyor hayatımıza, öyle değil mi?

her kazandığımız ve kaybettiğimiz gökkuşağının bir parçası...

öyleyse bitene ve gidene veda edip, geçmişimize takılmayıp, her şeye yeni bir başlangıç yapabiliriz artık..

                                                                       daha renkli bir hayat için!

10 Haziran 2012 Pazar

bazen.


bazen sadece, başını omzuna yaslayıp "seni özledim" diyebilecek birine ihtiyaç duyuyor insan. "ben de" denilmesine bile gerek duymadan...













9 Haziran 2012 Cumartesi

"naber evladım?"

"al beni yar götür, götür buralardan
bıktım artık hep aynı varoluşlardan.."


diyor şarkıyı seslendiren kişi.. arkada hafif bir melodi.. gitar sesi ağırlıkta..


adamın sesi çok içten, çok derinden geliyor.. aynı varoluşlardan bıkmış gibi.. sahiden gitmek istermiş, hatta gidermiş gibi..


şarkıyı dinlerken "iyi" hissediyor insan. güzel geliyor kulağa.. insanın içini hüzünle karışık garip bir huzur kaplıyor... da.. yaşarken neden acı çekiyor insan?


hayatımızdaki birileri aynı varoluşlardan bıkıp gitmek istediğinde neden rahatsız oluyor? niye üzülüyor..?


bencillik ya da insan doğası işte.


bir sene kadar önce dedem herkesi ve her şeyi bırakıp gitmeye karar verdiğinde annem başta olmak üzere herkes çok sinirlenmişti. garip bi kızgınlıktı yaşadığımız. tehditkar. sonra sahiden gittiğinde ise kızgınlık çaresizliğe dönüşmüştü bizim için.


önce bir kabullenemeyiş. ve o kabullenemeyiş ile gelen umutsuzluk. sonrasında üzüntü.


nerde olduğunu kimsenin bilmediği bi dedem vardı artık. hiç kimseyle konuşmayan, kimseye haber vermeyen bir dedem..


ilk başta bir şey hissedemedim ben. ilk birkaç ay.. biliyordum çünkü neden kimden kaçtığını. annemin ve diğer herkesin düşündüğünün aksine biz değildik onun kaçtığı.. onu buralardan kaçıp götüren ta kendisiydi aslında..


ama zaman geçti, özledim çok. karşılıklı oturmayı, konuşmayı, dertleşmeyi... çocukluk arkadaşımdı dedem benim. çiçek pasajında hep beraber meyhaneye gittiğim bir arkadaşım.. onu göremediğim her an için pişmanlık hissettim. ihmalkarlık gibi..


ta ki, geçen gün annem beni arayana kadar.. bir şekilde öğrenmiş yerini, gitmiş yanına. telefonu dedeme uzattı ve ben onun sesini duydum! yıllardır hiç değişmeyen ses ve o tanıdık cümle! "naber evladım?"


bir cümle bir insan için bu kadar mı şey ifade eder? bu kadar mı içi doludur, anılarla saklıdır.. gözümün önünden film şeridi gibi geçti derler ya hani, benim de her şey bir film şeridi gibi geçti önümden adeta.  dedemle konuştuğumuz her dakika, her sohbet anı, birlikte gezdiğimiz her bir nokta, oynadığımız tüm oyunlar, çocukken ve sonrasında bana aldığı her kitap.. ilk şiir kitabım, ilk romanım ve ilk nazım hikmet dizeleri..


"yarin yanağından gayrı
her yerde ve her şeyde hep beraber
diyebilmek adına"


bütün bunlar 1 sn içinde oldu. o yorgun sesin bana söylediği ilk iki kelime sayesinde.


yorulmuş ve sıkılmış bir sesti duyduğum. hayalkırıklığı vardı sanki yine. kendinden kaçıp yine kendine yakalanmıştı sonuçta.. kendiyle savaşmayı bitirmek üzere ama hangi tarafın kazanacağını bilemeyen bir savaşçı..


telefonu kaparken uzun süredir hiç olmadığım kadar huzur vardı benim içimde. onu yeniden görebilecek olmanın sevinci.. onunsa içinde özlem vardı belli ki..


hep aynı varoluşlardan kaçıp uzaklara giden bir adamı dinliyorum ben bu şarkıyla beraber.. yıllardır tanıdığım yorgun ve üzgün insanı.. dedemi. 

3 Haziran 2012 Pazar

liege'de yıldızlı gökyüzü

erasmus macerasını sonuna yaklaştıkça, gitme'nin hüznü de yavaş yavaş sarıyor beni..
alıştığım/alışamadığım, sevdiğim/sevmediğim.. ne varsa geride bırakacak olmanın mahzunluğu var..
ya da kalan azıcık zamanda yapmadığım her neyse yapıp yetiştirme telaşı..
"şuraya gitmemiştik, hadi gidelim." "ya çok az zaman kaldı hadi bunu da yapalım" "nasılsa yakında geri döneceğiz, hadi bu gece de çıkalım"...


belki de 4 aydır yaşamadığım kadar güzel anlar yaşıyorum bu son bir ayda..
sınav dönemi olduğu halde, dışarı çıkmadığım kadar çok çıkıp geziyorum. 
hiç tanımadığım insanlarla tanışıyorum sürekli.
sınavlara girip çıkıyorum, ders çalışıyorum, dizi izliyorum, yeni yemekler keşfedip yemek yapıyorum ve yeni insanlarla ilk defa gördüğüm sokaklarda yürüyüşlere çıkıyorum..


kesinlikle aklımın ve kalbimin bir parçasını burada bırakarak geri döneceğim.
4 ay hiç de yeterli değil avrupada bir erasmus öğrencisi olmak için.
her şeyin keyfini gönlünce çıkarmak için..
yeni başlayanlara tavsiye: erasmus kesinlikle 2 dönemlik bir macera!


***


liege'de havanın bir güzel olup bir bozduğu bir döneme girmiş bulunmaktayız. 
sabah güneşli bir güne uyanıp, akşam eve dönerken sırılsıklam olma ihtimali mevcut bu sıralar..
pazar günleri nehir kenarında kurulan pazar her zamankinden daha cıvıl cıvıl oluyor artık. bahar öyle ya da böyle geldi de geçiyor bile.


uzun zamandır aynı katta ama farklı koridorlarda yaşayıp da yeni tanıştığım insanlarla yeniden keşfediyorum her yeri.
daha önce çıkmaya cesaret edemediğim Liege'in meşhur 375 basamağına gece yarısı çıkmaya karar verip yolun yarısındayken daha pişman olmak da bunun bir parçası. ama sonra, basamaklar kesmeyince daha da yukarı çıkıp La Meuse'e en tepeden bakmak da..
gecenin sessizliğinde her yer ayrı güzel sanki..
her yerin kendi büyüsü var..


ne kadar sıkılsam da bazen, ne kadar dar gelse de bazen sokaklar ya da La Meuse'e uzaktan her baktığım da sanki Boğaz'a ihanet ediyormuş hissine kapılsam da hala, seviyorum ben bu şehri. içinde yaşayanların bazılarının bile sevmediği, kimsenin pek de gitmediği, turistik hiç olmayan bu şehri.


ve gecenin bir yarısı, bir taşın üzerine oturmuş ayaklarımı aşağıya doğru sallarkan gökyüzüne bakıp o dizeleri hatırlıyorum:




sevmek mükemmel iş delikanlım.
sev bakalım...
madem ki kafanda ışıklı bir gece var,
benden izin sana,
sev sevebildiğin kadar.

20 Mayıs 2012 Pazar

sur la piste du marsupilami

erasmusa geldiğinden beri yalnızca bir kere sinemaya gittiğimi farketmem üzerine büyük bir hayalkırıklığına uğramamla başladı her şey. sonra bu duygumu benimle aynı sınıfta okuyan belçikalı bir arkadaşımla paylaştım. ardından kendisi benim için film arayışlarına girişti. fekat liege'de bulunan sinemaların neredeyse hepsinin dublajlı filmleri vardı. yani mesela, julia roberts'ın "mirror mirror" filmine gitmek istesem, julia roberts'ı fransızca konuşurken dinlemem gerekecekti. bu fikir pek çekici gelmeyince fransız-belçika yapımı filmlere baktık. lakin onlar da pek depresfi, pek karamsarlar.. fragmanlarını izlemesi bile yetti benim için..


üzerinden bayağı zaman geçti, sınav dönemi yaklaştı herkes not okuma, ders çalışma telaşesine düştü. ben tam "yalan oldu bizim sinema" diye düşünürken arkadaşım-saolsun- bana bu filmi gönderdi: 

"sur la piste du marsupilami". "marsupilami yolunda" diye türkçeye çevirebilirim sanırım. fragmanı izlediğim an kesinlikle bu filme gitmek istediğime karar verdim. ve gidip izleyince de bi müddet "marsupilami"nin etkisinden de çıkamadım. gerçekten çok eğlenceli, sürekli kahkaha attıran, izlenesi bir film. alain chabat ve jamel debbouze başrolde harikalar. ama ben en çok general pochero rolündeki lambert wilson'ı sevdim. film boyunca onun o şarkı/dans performansını asla unutmayacağım sanırım.

bu arada, benim de yeni öğrendiğim bir bilgi: marsupilami, ilk kez andre franquin tarafından 1952 yılında meydana gelen bir çizgi roman karakteri. sarı tüyleri, siyah benekleri ve upuuuzun kuyruğu olan, kocaman gözlü şirin bi yaratık. televizyonda da daha önceleri bir çok kez yayınlanan bu çizgi roman serisinin beyaz perdedeki ilk yansıması bu film. 

marsupilami ailesi
doya doya gülmek isteyenlere tavsiye eder; iyi seyiler dilerim. :)

23 Nisan 2012 Pazartesi

budapeşte günlükleri-3-

Budapeşte'de son sayılabilecek günümü yaşamak için erkenden uyandık yine. erken dediğim de aslında 11 buçuk. zira 2 gecedir epey geç yatıp epey erken kalktığımız için bugün kendimize biraz kıyak geçelim dedik:) gezilecek bir çok yeri gezip, yapılacak birçok aktiviteyi yaptıktan sonra bugüne yapılacak pek bir şey kalmamıştı zaten. şimdi düşünüyorum da, 3 günde nasıl bir başarıysa koca şehri karış karış ama tadına vararak gezmişiz. merkezde ve çevresinde turistik olan veya olmayan her şeyi gezmiş, görmüşüz. arkadaşlarım gerçekten çok başarılı birer rehber olduklarını da kanıtladılar bana. onların sayesinde unutulmaz bir gezi yaşamış oldum.

son günümüz dolayısıyla daha sakin daha rahat geçti. Kahramanlar Meydanı'na gidip etrafı biraz inceledikten sonra, hemen yakınındaki Şato da kendimi kaybetmekle zaman geçirdim daha ziyade: Şato Vajdahunyad!

Şato Vajdahunyad

muhteşem bir bina. tam da eski zamanlarda prenseslerin yaşadıkları tarzda. etrafında göl var ve ormanın içinde saklı kalmış adeta. orada oturup uzun uzun şato ve göl manzarasının keyfini çıkardık. işte benim Budapeşte'de en çok sevdiğim yer burası oldu. burada yaşama isteği doğdu içimde. çok büyük ama çok güzel bir hayal :)


Kürtöskalacs
ardından şehir turumuza biraz daha yürüyerek devam ettik. bir önceki gün gezdiğimiz Andrassy Caddesi'nden yine yürüyerek geçtik ve sonra da Avrupadaki en eski metro hattına binerek (1 numaralı sarı hat) tekrar Rue Vaci'ye geldik. alışveriş merkezlerinin olduğu merkeze. yapılacak başka bir şey kalmadığından mağazalara girip çıkarak vakit geçirdik diyebilirim. kızkıza vitrin alışverişi yaptık. ayrıca geleneksel bir Budapeşte lezzeti daha tattık: Kürtöskalacs!. tarçınlı, çikolatalı, karamelli, şekerli.. bir sürü farklı çeşitleri vardı. çok beğendim! 


ardından akşam yemeği için Agi'nin evine gittik. anneannesinin yaptığı "ratatuy" dan gönlümüzce yedik. ve tabiki vin rosé eşliğinde:) uzun uzun sofra muhabeti yaptık. beraber geçirdiğimiz yazdan ve sonrasından bahsettik. eski fotoğraflarımıza bakıp tabiki minik minik dedikodular yaptık. yıllar sonra bir araya gelen çok yakın arkadaşlardık biz. çok özlemiş olduğum ama özlediğimin o ana kadar farkında olmadığım. 


ve ertesi gün sabah 6'da uçağıma yetişmek için erkenden gittik eve. erken yattık ama uyku tutmadı. her şey fazla mı güzeldi sanki? 
ve Budapeşte gezimi daha da güzel hale getiren iki arkadaşım Agi ve Orşi'den öğrendiğim bir şey daha oldu o da Katy Perry'nin Firework klibinin Budapeşte'de çekildiği. benim gezdiğim yerlerde... ve bu video da o tatil ve o arkadaşlarım için gelsin bakalım:)


you're a firework
come on let your colors burst




budapeşte günlükleri-2-


buradaki 3. günümde yanicuma günü erkenden kalkıp bu sefer Buda tarafındaki Buda Şatosu'nu gezmek üzere yola çıktık. ama öncesinde harika bir kahvaltı ile güne başlamamak olmazdı tabi. Budapeşte peyniri, krem peynir, taze baget ekmeği, elma suyu, evde yapılmış reçel.. şimdi bile aklıma gelince mutlu oluyorum. belki normaladen farklı olarak ya da fazla olarak yediğimiz hiçbir şey yoktu ama o kahvaltı masasını "masa" yapan arkadaşlarım vardı...

şato gezintisi aklımdan hiç çıkmayacak bir anıya dönüşüyor. kralın heykeli, Matthias kilisesi, kraliyet evi, balıkçı hisarı, ulusal müze ve kütüphane... hepsi bir bölgede toplanmış ufak, daracık ve sempatik sokaklarla birbirine bağlanmıştı. hepsinin önünde ayrı ayrı, uzun uzun vakit geçirdim. keyfine vara vara. tadını çıkarırcasına..

özellikle balıkçı hisar'ndan hiç ayrılmak istemedim. bence Budapeşte'nin en güzel manzarasına sahipti. tüm Tuna Nehri, köprüler, ada... kısacık tatilimde yaşadığım tüm anılarım hepsini bir fotoğraf karesine sığdırabiliyordum orada durunca. 

Tuna Nehri üzerindeki ada

orada yeterince zaman geçirdikten sonra ise, tepeden aşağı inip, zincirli köprü'den geçtik. Budapeşte'nin en meşhur köprüsüydü. rivayete göre köprüyü inşa yapan mimar çok mükemmeliyetçiymiş. her şeyin kusursuz olması için uğraşmış nitekim de neredyese her şey kusursuz olmuş. yalnızca köprünün başında duran aslanların ağızlarında dilleri yokmuş. bunu çok sonra farkeden mimar ise dayanamayıp kendi yaptığı köprüden atlamış. evet, böyle bir şehir efsanesi dolaşmakta. 

köprünün ardından St. Etienne Bazilikası'na gidip orada çok sevilen Kral Stavan'ın sol kolu görmüş olduk. yıllarca saklanıp muhafaza edilmiş. ve şuan da, en çok ziyaret edilen şey olabilir bence. ardında Tuna Nehri boyunca uzun ve güzel bir yürüyüş yaptık. hafif bir rüzgar ve akşam üzeri güneşi eşliğinde.. etrafta onlarca turist vardı benim gibi. her  biri o şehri kendilerince gezip, kendilerince anılar biriktiriyordu. her biri evlerine dönünce daha başka anlatacaklardı. kimbilir nasıl..

Sugar Shop
Sugar Shop










yol bizi en sonunda Andrassy caddesi'ne çıkardı. bu arada söylemem gereken bir şey var ki o da Budapeşte2de toplu taşımanın çok çok çok gelişmiş olduğu. metro, tramvay, treleybüs, otobüs hepsi sık sık işlemekte. hatta gece geç saatlere kadar. biz de sürekli tramvar ve metro kullanarak hem zamandan tasarrufta bulunup hem de daha az yorulmuş olduk. 


andrassy caddesi uzun ve geniş bir cadde. etrafında çok şık ve pahalı mağazalar var. genelde Paris'teki Champs-Elysees'ye benzetiliyor. ama benim için bu caddeyi önemli yapan en önemli şey tabi ki "sugar shop"tu. i-na-nıl-maz bir yer!! rüya gibi. masal gibi. her türlü tatlı, macaron, cupcake, hediyelik eşya, şeker, çikolata vs'nin bulunabileceği bir yer. orada muzlu-çilekli bir pasta yedikten sonra bir kaç tane de makaron aldık ve yolumuza kaldğımız yerden devam ettik. ama içerideki tüm o süslerin hepsinde aklım kaldı. gerçekten kaldı. 

yine yorucu bir günün ardından eve dönüp akşam atıştırmalarımızı yaptık ve gece Budapeşte'nin en önemli ve ünlü barlarını gezmeye çıktık. Szimpla bunlardan biriydi. iç dekorasyonu çok yaratıcıydi. Budapeşte'deki eski evleri bazı yerler kiralayıp içini ilginç bir şekilde dekore edip bar haline getiriyormuş. eve girdiğinde geniş bir salon, üst katında hemen ortada bir boşluk ve etrafında minik minik bir sürü oda. etrafta birbirinden uyumsuz eşyalar, tablolar, değişik heykeller ve hatta arka bahçede ufak bir Vosvos. evet, resmen masa niyetine Vosvos kullanılmış. içindeki koltuklara insanlar oturmuş ve içkilerini içip sohbet ediyorlar. çok çok yaratıcı ve harika bir buluş bence!

biraz daha turlayıp, bunun gibi aynı konsepte birkaç yer daha gezdikten sonra Budapeşte'deki 4.günüme uyanmak için eve gidip uykuya daldık. 

budapeşte günlükleri-1-

nisanın ikinci haftasındaki paskalya tatili için plan yaparken Ryanair'in sayfasındaki ucuz uçak biletlerini görmemle başladı her şey. gidiş-dönüş 50 euro'ya Belçika Charleroi'dan Budapeşte havaalanına uçuş biletleri.. 11 nisan ve 15 nisan tarihleri arası için..

biletleri görünce aklıma 3 sene önce Fransa'da bir yaz kampında tanıştığım arkadaşlarım geldi. Orşi ve Agi. ikisi de aslında Budapeşte'ye trenle yaklaşık 1 saat uzaklıkta bulunan Györ adındaki kasabada yaşıyorlardı ama üniversiteyi kazanınca Budapeşte'ye yerleşip haftasonları ailelerinin yanlarına gidip gelmeye başlamışlardı. 
hem değişik bir Avrupa ülkesi gezmek amacıyla hem de yıllardır görmediğim; 3 sene önce yazın 1 ayımızın 7/24 beraber geçirdiğim ve ayrılırken "mutlaka yine görüşeceğiz" dediğim arkadaşlarımı bir daha görmek amacıyla o biletleri alıp 11 nisan tarihi heyecanla beklemeye başladım.

3 senedir görmediğim, sık sık bile konuşup haberleşmediğin insanlarla 3 sene sonra bir araya gelip ne konuşabilirdim ki? ya konuşamazsak, ya sessiz kalırsak...? açıkçası bir ara epey heyecanlandım. merak sardı içimi.. ve uçaktan inip havaalanına gelip Orşi ile karşılaşana kadar da gitmedi içimdeki meraklı duygu.

ama ne zamanki havaalanında karşılaştık, birbirimizi görünce koşarak sarıldık ve gözlerimiz dolu dolu "çok özlemişim" dedik, işte o zaman anladım: gerçek arkadaşlıklar arasına ne kadar mesafe, ne kadar zaman girerse girsin hiç eksimiyor.

daha o gün ilk adımda orada olduğum için inanılmaz bir mutluluk doldu içime. "iyi ki gelmişim" dedim. ve bunun, hayatımda yaşayacağım en güzel tatillerden biri olacağını daha orada, ilk adımda anladım.

o akşam hemen Orşi'nin evine gidip biraz bir şeyler yiyip biraz da sohbet edip erkenden uyuduk. zira ertesi sabah, arkadaşımın zorunlu bir dersine girmesi gerekiyordu ve ben de onunla o derse girmek istedim. Budapeşte'de "Eötvös Lorand Üniversitesi'nde" 20. yüzyıl Fransız Edebiyatı dersi. ilginç bir deneyim olabilirdi:)

ertesi sabah derse girdik. yaklaşık 45 dakika sürmesi beni epey şaşırttı. İstanbul'da kendi okulumda 3 saat süren felsefe derslerinden sonra, 45 dakikalık edebiyat dersi çıtır çerez gibiydi adeta:)
ders sonrası şehir turumuz hemen başladı. bu sefer Agi eşlik etti bana. Budapeşte'de Peşte bölümde 7.bölgede gezindik. merkez olarak tabir edilebilecek önemli bölgelerdendi. oradaki Sinagog'u ve National Museum'a gittik. özellikle müzenin bahçesini çok sevdim. uzuun uzun ağaçlar altında, uçuşan yapraklar arasında, ıhlamur kokulu keyifli bir bahçeydi.

Fovamteri Piac
sonra kapalı çarşıları Fovamteri Piac 'ı gezdik. 2 katlı geniş bir çarşıydı. alt katında sadece yemek içmek için ürünler satılıyordu. geleneksel Macar lezzetleri, şarapları, alkolleri..vs. üst katında ise turistik/hediyelik eşyalar..
bardaklar, buzdolabı magnetleri, danteller, kartpostallar..vs. sanırım üst katı yeterince sindire sindire gezdikten sonra kendim ve arkadaşlarım için magnetler, kartpostallar,küçük shot bardakları aldım. yeterince almışımdır diye düşünüyorum:) alışveriş yaparken kendime hakim olamama gibi bir durumum var.




Yeşil Köprü

biraz daha dolandıktan sonra Yeşil Köprü'nün üzerinden geçip Buda tarafına geldik. orada önemli kaplıcalardan biri Holler Gallert'i gördüm. Budapeşte kaplıcaları ile de ünlü bir şehir. hatta şehrin birkaç yerinde Osmanlılar'dan kalma Türk hamamları da bulunuyormuş.






biraz daha dolanıp bu sefer de Tuna Nehri üzerinde bulunan Margeret Adası'na geçtik. adaya ulaşım çok kolay. tramvaydan indikten sonra biraz yürüyünce ada merkezine gelmiş oluyorsunuz. ada sanki sportif faaliyetler için bulunuyor orada. büyük bir spor merkezi ve bir de yüzme havuzu bulunmakta. bununla birlikte ada merkezinde ve etrafında koşan, yürüyüş yapan bir çok insan görülebilinir. ufak bir de kafesi var. bir de hostel bulunuyor ama sanırım epey eski. içini görmedim ama dışı pek memnun etmedi beni. adaya gittiğimiz gün soğuk ama güneşli bir bahar günü olduğu için, ufacık adaya olan sevgim kat kat arttı. baharın etkisiyle ağaçlarda açan çiçekler etrafa güzellik katmıştı. filmlerden kalma sahneler, her yerde mutlu insanlar, tatilin tadını çıkaran bir kalabalık... güzel ve mutlu bir adaydı burası. sanırım en sevdiğim yerlerden biri oldu.

Gerbeaud
ufak ada turu sonrası, tekrar Peşte'ye dönüp bu sefer alışveriş merkezlerin olduğu sokakları gezdik. bildiğim ve sevdiğim her türlü mağaza tam karşımdaydı ama tabiki benim hepsine uzaktan bakmam gerekiyordu. kısa bir turdan sonra Budapeşte'nin ünlü pastahanelerinden birine oturduk ve geleneksel bir Budapeşte lezzeti tattık. "Gerbaud" hem lezzetleri, hem de mekan tasarımı ile gerçeten çok şık bir yerdi. hatta inanılmaz şıktı. aklım hala orada kaldı diyebilirim:)

Parlemento Binası
bu lezzetli duraklamadan sonra Parlemento Binası'nı görmeye gittik. bina gerçekten olabilecek en ihtişamlı, en büyüleyici, en etkileyici, en.. en.. en.. binaydı. uzaktan bakılıp hayallere dalınası ve bir daha o hayalden hiç çıkılmayasıydı.. çook uzak bir ülkede, uzak ülke prenseslerinin yaşadığı şato gibiydi. bu kadar hayalden sonra binanın etrafını biraz daha gezip artık yorgun düştüğümüzü farkedip eve dönmeye karar verdik. zira akşam da Budapeşte gezimiz son sürat sürecekti. kızlar ben geliyorum diye düşünüp taşınmış, en güzel planı yapıp benim için gerçekleştiriyorlardı. akşam da çok çok eğlenceli vakit geçirdik!





24 Mart 2012 Cumartesi

Festival Bach

23 mart 2012 cuma akşamı...

mevsimin eksi derecelerden bahara göz kırptığı bir zaman aralığı
havada özlemenin, sevmenin, hasretin, hüznün, sevincin, merakın... temiz nefesi esiyor.
saçlarımda istanbul'dan gelen kokular var. her bir teli ayrı ayrı kokuyor saçlarımın.
liege'de akşam saatleri daha bir huzurlu oluyor.

ne garip! bunu buraya geldikten neredeyse 2 ay sonra fark ediyorum ben de.
üstümde yeni aldığım ince bir trençkot (bundan sonra hep liege'i anımsatacak, eminim) boynumda bu yılbaşından hediye kırmızı bir atkı ve ayağımda spor ayakkabılarım. hafif hafif, sallana sallana yürüyorum. okula gidiyorum akşam 7 suları...

saat 6dan sonra hayat duruyor sanki ve ben saat 6dan sonra sanki daha yeni yaşamaya başlıyorum. bu cuma akşamı, üniversitede olmamın çok başka sebebi var ve bu güzel bir sebep, biliyorum.

okulun kapısında bir afiş : Festival Bach. bir hafta boyunca yapılacak klasik müzik konserlerinin duyurusu.
büyük bir hevesle içeri giriyorum. konseri beraber dinleyeceğim arkadaşımla buluşuyoruz. biletleri ve programı alıp içeri geçiyoruz: Salle Academique.

üniversite yaklaşık 300 yıl evvel kurulduğunda derslerin işlendiği son derece tarihi ve önemli bir salon burası.
yalnız dinletinin başlamasına 5 dakika kala salona adım attığında müthiş bir hayal kırıklığı yaşıyorum. yaklaşık 200 kişilik olan dinleti mekanında neredeyse 20 kişi var ya da yoktu. okulun öğrencilerine özel indirim de düzenlediği ve çok önceden afişlerini her tarafa astığı bu dinletiye okul öğrencilerinden ise sanırım katılan bir tek ikimizdik.

böyle dinleti ve faaliyetlerde beni üzen şeydir bu: kendini geliştirmesi, aşması, sürekli yeni şeyler keşfetmesi gereken "genç" kitle nedense bir anda ortadan kaybolur. arka sokaktaki parti ya da 2 cadde aşağıda bir yerdeki eğlenceye gitmek daha caziptir her zaman. Bach dinlemek ya da enfes bir tiyatro oyunu izleyip arınmak zor olduğundan olsa gerek, içip içip her şeyi unutup "deli gibi" eğlenmek istenir genellikle. araya zaman zaman da "Bach" katılmak istenmez sanki..

genelde 50-60 yaş civarı teyzeler ve amcalar, en şık takımların giymiş gelmişlerdi. bazıları arkadaşlarını getirmiş yanında bazı eşlerini... bizim biraz yakınımızda oturan bir kadın çocuğuyla beraber gelmişti. dinletinin özellikle 2. kısmında kızın sıkıntıdan patladığını görmek pek de zor olmadı.

anne-kız dışında dikkatimi çeken bir grup daha oldu. bir aile 4 kişi beraber gelmişti sanırım. anne-baba ve bir kızla bir çocuk. kızın konsere olan ilgi alakası gözlerinden okunamasa da, çocuğun ilgisi ve hevesi okunur cinstendi. özellikle bazı anlar sadece onu izledim. her bir notaya eşlik ediyor ve yüzündeki kocaman gülümsemeyle sanki burada değil de, buradan çok uzaktan dinliyordu Bach'ı. çocuğun bu ilgisinin ailede babasından geldiğini düşünmem pek yanlış olmazdı sanırım. müzisyen dinletiyi bitirip selamını verdikten sonra 4 kere yeniden selama çağırdı alkışlarıyla babası. hiç durmadan hevesle alkışlamasıyla..

ben mi?
ben rüya gibi bir akşam yaşadım o gece. notalar tahmin etmediğim kadar iyi geldi. güzel geldi. ortamın havası her zamankinden daha çok çekti içine beni. karşımda ud ile Bach çalan bir müzisyen, loş ışıklar, tarihi bir salon.. ve yanımda neredeyse sadece 2 aydır tanıdığım, aslında aynı dile bile konuşmadığım tanıdık bir yabancı.. her zamankinden daha çok ben gibi hissettim kendimi o gece.

23 mart 2012.. cuma akşamı.
yatağa yattığımda içimde huzurlu melodiler ve buraya gelirkenki amaçlarından birine daha bir tik atmış olmanın verdiği haz..
iyi geceler dedim kendime..
herhangi bir dilde.