arkadaşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arkadaşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2012 Pazar

erasmus'un ardından..

aylaaar aylar öncesinden heveslenmeye, hayallerini kurmaya başladığım; yaklaştıkça gözümde daha çok devleşen, beni heyecanlandıran "Erasmus Macera'm" en nihayetinde son buldu. hangi ara başladı, hangi ara bitti.. o aralarda neler oldu, nasıl bu kadar hızlı geçti bilemiyorum.. tek bildiğim ilk bir-iki ayki alışma evresini atlattıktan sonra her şeyin bir anda olup bittiği.

"güzel insanlarla geçen güzel 5 ay" diye tek cümleyle özetleyebileceğim bir anı olarak kaldı ben de. her ne kadar gittiğiniz şehir ya da ülke dünyadaki cennet olmasa da, ya da sürekli karşınıza aşmanız gereken sorunlar çıksa da, Avrupa'da özgürce ve çok ucuza gezmenin ve tek başınıza her gün farklı deneyimler yaşamanızın her şeye bedel olduğu da bir gerçekti elbet :)

kardeşim ve kuzenimin yanıma gelmesiyle ayrı bir şenlikle geçen son hafta, odamı toparlarken gözyaşları ile sonlandı.. arkamda alıştığım bir şeyleri bırakıp gitmenin verdiği hüznün bıraktığı gözyaşları.. her seferinde başıma gelen bir olay bu. ne zamanki alıştığım ve sevdiğim birilerini/bir yerleri/bir şeyleri bırakıp gitmem gerekse ağlarım. uzun uzun ağlarım hem de.. bir kaç damla gözyaşı değildir akan.. ve nitekim de yine öyle oldu. 

bavullarıma sığma çabası, odayı terk etme çabası, trene yetişme çabası vs derken gönül rahatlığıyla veda bile edemedim 5 ayımı geçirdiğim şehrime. iyisiyle kötüsüyle derler ya hani, acısıyla tatlısıyla 5 ay boyunca beni sahiplenmişti Liege. Wallon insanlarının sürekli hatalar yapmalarını, pis sokaklarını ve açmayan güneşini bir kenara bırakırsak ordan dönmeyi istemedim bile diyebilirim bir an için..

ama döndüğümde beni karşılayan ailem ve muhteşem Türk Mutfağı ile en kısa sürede İstanbul'a adaptasyon sağladım. insanın geri geldiğinde onu kucaklayan ailesi, sevdikleri, arkadaşları olması şahane bir duygu!

bu gidip gelmeler zor da olsa, onlarsız hayat daha az renkli olurdu eminim.

aslında her veda ve her kavuşma bir renk katıyor hayatımıza, öyle değil mi?

her kazandığımız ve kaybettiğimiz gökkuşağının bir parçası...

öyleyse bitene ve gidene veda edip, geçmişimize takılmayıp, her şeye yeni bir başlangıç yapabiliriz artık..

                                                                       daha renkli bir hayat için!

3 Haziran 2012 Pazar

liege'de yıldızlı gökyüzü

erasmus macerasını sonuna yaklaştıkça, gitme'nin hüznü de yavaş yavaş sarıyor beni..
alıştığım/alışamadığım, sevdiğim/sevmediğim.. ne varsa geride bırakacak olmanın mahzunluğu var..
ya da kalan azıcık zamanda yapmadığım her neyse yapıp yetiştirme telaşı..
"şuraya gitmemiştik, hadi gidelim." "ya çok az zaman kaldı hadi bunu da yapalım" "nasılsa yakında geri döneceğiz, hadi bu gece de çıkalım"...


belki de 4 aydır yaşamadığım kadar güzel anlar yaşıyorum bu son bir ayda..
sınav dönemi olduğu halde, dışarı çıkmadığım kadar çok çıkıp geziyorum. 
hiç tanımadığım insanlarla tanışıyorum sürekli.
sınavlara girip çıkıyorum, ders çalışıyorum, dizi izliyorum, yeni yemekler keşfedip yemek yapıyorum ve yeni insanlarla ilk defa gördüğüm sokaklarda yürüyüşlere çıkıyorum..


kesinlikle aklımın ve kalbimin bir parçasını burada bırakarak geri döneceğim.
4 ay hiç de yeterli değil avrupada bir erasmus öğrencisi olmak için.
her şeyin keyfini gönlünce çıkarmak için..
yeni başlayanlara tavsiye: erasmus kesinlikle 2 dönemlik bir macera!


***


liege'de havanın bir güzel olup bir bozduğu bir döneme girmiş bulunmaktayız. 
sabah güneşli bir güne uyanıp, akşam eve dönerken sırılsıklam olma ihtimali mevcut bu sıralar..
pazar günleri nehir kenarında kurulan pazar her zamankinden daha cıvıl cıvıl oluyor artık. bahar öyle ya da böyle geldi de geçiyor bile.


uzun zamandır aynı katta ama farklı koridorlarda yaşayıp da yeni tanıştığım insanlarla yeniden keşfediyorum her yeri.
daha önce çıkmaya cesaret edemediğim Liege'in meşhur 375 basamağına gece yarısı çıkmaya karar verip yolun yarısındayken daha pişman olmak da bunun bir parçası. ama sonra, basamaklar kesmeyince daha da yukarı çıkıp La Meuse'e en tepeden bakmak da..
gecenin sessizliğinde her yer ayrı güzel sanki..
her yerin kendi büyüsü var..


ne kadar sıkılsam da bazen, ne kadar dar gelse de bazen sokaklar ya da La Meuse'e uzaktan her baktığım da sanki Boğaz'a ihanet ediyormuş hissine kapılsam da hala, seviyorum ben bu şehri. içinde yaşayanların bazılarının bile sevmediği, kimsenin pek de gitmediği, turistik hiç olmayan bu şehri.


ve gecenin bir yarısı, bir taşın üzerine oturmuş ayaklarımı aşağıya doğru sallarkan gökyüzüne bakıp o dizeleri hatırlıyorum:




sevmek mükemmel iş delikanlım.
sev bakalım...
madem ki kafanda ışıklı bir gece var,
benden izin sana,
sev sevebildiğin kadar.

23 Nisan 2012 Pazartesi

budapeşte günlükleri-1-

nisanın ikinci haftasındaki paskalya tatili için plan yaparken Ryanair'in sayfasındaki ucuz uçak biletlerini görmemle başladı her şey. gidiş-dönüş 50 euro'ya Belçika Charleroi'dan Budapeşte havaalanına uçuş biletleri.. 11 nisan ve 15 nisan tarihleri arası için..

biletleri görünce aklıma 3 sene önce Fransa'da bir yaz kampında tanıştığım arkadaşlarım geldi. Orşi ve Agi. ikisi de aslında Budapeşte'ye trenle yaklaşık 1 saat uzaklıkta bulunan Györ adındaki kasabada yaşıyorlardı ama üniversiteyi kazanınca Budapeşte'ye yerleşip haftasonları ailelerinin yanlarına gidip gelmeye başlamışlardı. 
hem değişik bir Avrupa ülkesi gezmek amacıyla hem de yıllardır görmediğim; 3 sene önce yazın 1 ayımızın 7/24 beraber geçirdiğim ve ayrılırken "mutlaka yine görüşeceğiz" dediğim arkadaşlarımı bir daha görmek amacıyla o biletleri alıp 11 nisan tarihi heyecanla beklemeye başladım.

3 senedir görmediğim, sık sık bile konuşup haberleşmediğin insanlarla 3 sene sonra bir araya gelip ne konuşabilirdim ki? ya konuşamazsak, ya sessiz kalırsak...? açıkçası bir ara epey heyecanlandım. merak sardı içimi.. ve uçaktan inip havaalanına gelip Orşi ile karşılaşana kadar da gitmedi içimdeki meraklı duygu.

ama ne zamanki havaalanında karşılaştık, birbirimizi görünce koşarak sarıldık ve gözlerimiz dolu dolu "çok özlemişim" dedik, işte o zaman anladım: gerçek arkadaşlıklar arasına ne kadar mesafe, ne kadar zaman girerse girsin hiç eksimiyor.

daha o gün ilk adımda orada olduğum için inanılmaz bir mutluluk doldu içime. "iyi ki gelmişim" dedim. ve bunun, hayatımda yaşayacağım en güzel tatillerden biri olacağını daha orada, ilk adımda anladım.

o akşam hemen Orşi'nin evine gidip biraz bir şeyler yiyip biraz da sohbet edip erkenden uyuduk. zira ertesi sabah, arkadaşımın zorunlu bir dersine girmesi gerekiyordu ve ben de onunla o derse girmek istedim. Budapeşte'de "Eötvös Lorand Üniversitesi'nde" 20. yüzyıl Fransız Edebiyatı dersi. ilginç bir deneyim olabilirdi:)

ertesi sabah derse girdik. yaklaşık 45 dakika sürmesi beni epey şaşırttı. İstanbul'da kendi okulumda 3 saat süren felsefe derslerinden sonra, 45 dakikalık edebiyat dersi çıtır çerez gibiydi adeta:)
ders sonrası şehir turumuz hemen başladı. bu sefer Agi eşlik etti bana. Budapeşte'de Peşte bölümde 7.bölgede gezindik. merkez olarak tabir edilebilecek önemli bölgelerdendi. oradaki Sinagog'u ve National Museum'a gittik. özellikle müzenin bahçesini çok sevdim. uzuun uzun ağaçlar altında, uçuşan yapraklar arasında, ıhlamur kokulu keyifli bir bahçeydi.

Fovamteri Piac
sonra kapalı çarşıları Fovamteri Piac 'ı gezdik. 2 katlı geniş bir çarşıydı. alt katında sadece yemek içmek için ürünler satılıyordu. geleneksel Macar lezzetleri, şarapları, alkolleri..vs. üst katında ise turistik/hediyelik eşyalar..
bardaklar, buzdolabı magnetleri, danteller, kartpostallar..vs. sanırım üst katı yeterince sindire sindire gezdikten sonra kendim ve arkadaşlarım için magnetler, kartpostallar,küçük shot bardakları aldım. yeterince almışımdır diye düşünüyorum:) alışveriş yaparken kendime hakim olamama gibi bir durumum var.




Yeşil Köprü

biraz daha dolandıktan sonra Yeşil Köprü'nün üzerinden geçip Buda tarafına geldik. orada önemli kaplıcalardan biri Holler Gallert'i gördüm. Budapeşte kaplıcaları ile de ünlü bir şehir. hatta şehrin birkaç yerinde Osmanlılar'dan kalma Türk hamamları da bulunuyormuş.






biraz daha dolanıp bu sefer de Tuna Nehri üzerinde bulunan Margeret Adası'na geçtik. adaya ulaşım çok kolay. tramvaydan indikten sonra biraz yürüyünce ada merkezine gelmiş oluyorsunuz. ada sanki sportif faaliyetler için bulunuyor orada. büyük bir spor merkezi ve bir de yüzme havuzu bulunmakta. bununla birlikte ada merkezinde ve etrafında koşan, yürüyüş yapan bir çok insan görülebilinir. ufak bir de kafesi var. bir de hostel bulunuyor ama sanırım epey eski. içini görmedim ama dışı pek memnun etmedi beni. adaya gittiğimiz gün soğuk ama güneşli bir bahar günü olduğu için, ufacık adaya olan sevgim kat kat arttı. baharın etkisiyle ağaçlarda açan çiçekler etrafa güzellik katmıştı. filmlerden kalma sahneler, her yerde mutlu insanlar, tatilin tadını çıkaran bir kalabalık... güzel ve mutlu bir adaydı burası. sanırım en sevdiğim yerlerden biri oldu.

Gerbeaud
ufak ada turu sonrası, tekrar Peşte'ye dönüp bu sefer alışveriş merkezlerin olduğu sokakları gezdik. bildiğim ve sevdiğim her türlü mağaza tam karşımdaydı ama tabiki benim hepsine uzaktan bakmam gerekiyordu. kısa bir turdan sonra Budapeşte'nin ünlü pastahanelerinden birine oturduk ve geleneksel bir Budapeşte lezzeti tattık. "Gerbaud" hem lezzetleri, hem de mekan tasarımı ile gerçeten çok şık bir yerdi. hatta inanılmaz şıktı. aklım hala orada kaldı diyebilirim:)

Parlemento Binası
bu lezzetli duraklamadan sonra Parlemento Binası'nı görmeye gittik. bina gerçekten olabilecek en ihtişamlı, en büyüleyici, en etkileyici, en.. en.. en.. binaydı. uzaktan bakılıp hayallere dalınası ve bir daha o hayalden hiç çıkılmayasıydı.. çook uzak bir ülkede, uzak ülke prenseslerinin yaşadığı şato gibiydi. bu kadar hayalden sonra binanın etrafını biraz daha gezip artık yorgun düştüğümüzü farkedip eve dönmeye karar verdik. zira akşam da Budapeşte gezimiz son sürat sürecekti. kızlar ben geliyorum diye düşünüp taşınmış, en güzel planı yapıp benim için gerçekleştiriyorlardı. akşam da çok çok eğlenceli vakit geçirdik!