1 Kasım 2012 Perşembe

cold cold world



bugünkü keşfim bu şarkı! bu öğlen saatlerinde boş bir anımda internette rastlaştığım harika ötesi, insana huzur veren bir parça! 

mentalist'in 5.sezonunda çaldığı söylendiği için başa dönüp son sezon bölümlerinin hepsini teker teker dinleyip bu şarkının geçtiği anı bulasım ve bu şarkıyı patrick jane ile tekrar dinleyesim var!

ilk dinleyişte aşık oldum resmen!

başka sözüm yok hakim bey!

20 Ekim 2012 Cumartesi

beyoğlu sahaf festivali



yaklaşık 1 ay önce gittiğim, odakule'nin arkasında geniş bir arazide kurulan 6. Beyoğlu Sahaf Festivali'nin bende çok güzel etkileri oldu.

bir sinema çıkışı 2 arkadaşımla birlikte gittiğim festivalden sonra uzun süre nostaljik esintilerden kurtulamadım. her daim nostalji ile yaşayan ve eskiye dair ne varsa seven/özleyen biri olarak sahaflar zaten olmayı en çok istediğim yerlerden biri. ve hepsini bir arada görüp kendimi geçmişin tozları arasından kurtaramayınca da uzun süreli bir mutluluk sardı beni. 

orada ne kadar kitap, dergi varsa hepsine dokunmak, sayfalarını koklamak istedim ve aralarından hoşuma giden birkaç kitabı da alıp artık kendime hayatıma kattım. 

fakat beni en çok etkileyen aldığım kitaplardan ziyade, her sahafta mutlaka büyük bir heyecanla aradığım eski kartpostallar ve fotoğraflar oldu. kimbilir kim tarafından ailesine yazılmış bir mektup ve çoook eski zamanlardan kalma bir ilkokul fotoğrafı da başka diyarlardan gelip benim odamda varlıklarını sürdürüyor şu an.

29 Eylül 2012 Cumartesi

to rome with love


Filmin yönetmen, senarist ve oyuncusu Woody Allen.
Güzel bir cumartesi akşamı Caddebostan’da heyecanla izlemeye gittiğim,  Midnight in Paris’ten sonra sabırsızlıkla beklediğim Woody Allen filmi..

Film son derece tatlı bir melodi ile başladı. Duyduğunuz andan itibaren ona eşlik etme hissi yaratacak, hoş bir melodi... Derken, Roma’dan biraz görüntüler, Forum, Colleseum, Aşk Çeşmesi ve İspanyol Merdivenleri ve daha nice küçük, tatlı ara sokaklar ve karakterler…
Filmde tek bir konu işlenmemiş de, 4 ayrı koldan ilerlenmiş. O karakterlerin yaşamlarına birer kapı aralanmış. Her biri kendi içinde eğlenceli güzel samimi hikayeler oluşmuş. Tüm bunlarla birlikte çok beğendiğim Roma ve kulağa hoş gelen cezbedici müzikler de olunca muhteşem bir 2 saat yaşamış oldum.

Benim en sevdiğim hikaye ise Amerika’dan gelip İtalyan bir avukata aşık olan Alison ve onun ailesinin hikayesi oldu. Woody Allen’ın kızın babasını canlandırdığı bu bölümler çok samimi ve bol kahkahalı olmuş. Özellikle duştaki şarkı söyleme sahneleri :)

Ayrıca Jack, Sally ve Monica arasında geçen aşk üçgeni de, filmde işlenişi açısından ilginç olmuş bence.


Ama filmdeki en eğlenceli rol ise bir hayat kadınını canlandıran Penelope Cruz’un Anna rolüydü bana kalırsa. Bu filmde ayrı bir hayranlık duydum kendisine. Çok eğlenceli, komik, rahat bir karakter yaratmış Cruz.



Roma’da gezdiğim sokakları ve yemek yediğim yerleri, dilek tuttuğum çeşmeyi bana özleten bu film, bence en az Midnight in Paris kadar güzeldi. Onun kadar nostaljik bir Paris havasında olmasa da, eğlenceli bir Roma esintisi yaşattı. Film bittiğinde salondan çıkasım gelmedi ve ennn kısa sürede Vicky Cristina Barcelona’yı da izleyip, bu eksikliğimi telafi etmeye karar verdim.

Ne diyelim, herkesin söylediği gibi, sıra İstanbul’da olmalı bence de!

12 Ağustos 2012 Pazar

erasmus'un ardından..

aylaaar aylar öncesinden heveslenmeye, hayallerini kurmaya başladığım; yaklaştıkça gözümde daha çok devleşen, beni heyecanlandıran "Erasmus Macera'm" en nihayetinde son buldu. hangi ara başladı, hangi ara bitti.. o aralarda neler oldu, nasıl bu kadar hızlı geçti bilemiyorum.. tek bildiğim ilk bir-iki ayki alışma evresini atlattıktan sonra her şeyin bir anda olup bittiği.

"güzel insanlarla geçen güzel 5 ay" diye tek cümleyle özetleyebileceğim bir anı olarak kaldı ben de. her ne kadar gittiğiniz şehir ya da ülke dünyadaki cennet olmasa da, ya da sürekli karşınıza aşmanız gereken sorunlar çıksa da, Avrupa'da özgürce ve çok ucuza gezmenin ve tek başınıza her gün farklı deneyimler yaşamanızın her şeye bedel olduğu da bir gerçekti elbet :)

kardeşim ve kuzenimin yanıma gelmesiyle ayrı bir şenlikle geçen son hafta, odamı toparlarken gözyaşları ile sonlandı.. arkamda alıştığım bir şeyleri bırakıp gitmenin verdiği hüznün bıraktığı gözyaşları.. her seferinde başıma gelen bir olay bu. ne zamanki alıştığım ve sevdiğim birilerini/bir yerleri/bir şeyleri bırakıp gitmem gerekse ağlarım. uzun uzun ağlarım hem de.. bir kaç damla gözyaşı değildir akan.. ve nitekim de yine öyle oldu. 

bavullarıma sığma çabası, odayı terk etme çabası, trene yetişme çabası vs derken gönül rahatlığıyla veda bile edemedim 5 ayımı geçirdiğim şehrime. iyisiyle kötüsüyle derler ya hani, acısıyla tatlısıyla 5 ay boyunca beni sahiplenmişti Liege. Wallon insanlarının sürekli hatalar yapmalarını, pis sokaklarını ve açmayan güneşini bir kenara bırakırsak ordan dönmeyi istemedim bile diyebilirim bir an için..

ama döndüğümde beni karşılayan ailem ve muhteşem Türk Mutfağı ile en kısa sürede İstanbul'a adaptasyon sağladım. insanın geri geldiğinde onu kucaklayan ailesi, sevdikleri, arkadaşları olması şahane bir duygu!

bu gidip gelmeler zor da olsa, onlarsız hayat daha az renkli olurdu eminim.

aslında her veda ve her kavuşma bir renk katıyor hayatımıza, öyle değil mi?

her kazandığımız ve kaybettiğimiz gökkuşağının bir parçası...

öyleyse bitene ve gidene veda edip, geçmişimize takılmayıp, her şeye yeni bir başlangıç yapabiliriz artık..

                                                                       daha renkli bir hayat için!

10 Haziran 2012 Pazar

bazen.


bazen sadece, başını omzuna yaslayıp "seni özledim" diyebilecek birine ihtiyaç duyuyor insan. "ben de" denilmesine bile gerek duymadan...













9 Haziran 2012 Cumartesi

"naber evladım?"

"al beni yar götür, götür buralardan
bıktım artık hep aynı varoluşlardan.."


diyor şarkıyı seslendiren kişi.. arkada hafif bir melodi.. gitar sesi ağırlıkta..


adamın sesi çok içten, çok derinden geliyor.. aynı varoluşlardan bıkmış gibi.. sahiden gitmek istermiş, hatta gidermiş gibi..


şarkıyı dinlerken "iyi" hissediyor insan. güzel geliyor kulağa.. insanın içini hüzünle karışık garip bir huzur kaplıyor... da.. yaşarken neden acı çekiyor insan?


hayatımızdaki birileri aynı varoluşlardan bıkıp gitmek istediğinde neden rahatsız oluyor? niye üzülüyor..?


bencillik ya da insan doğası işte.


bir sene kadar önce dedem herkesi ve her şeyi bırakıp gitmeye karar verdiğinde annem başta olmak üzere herkes çok sinirlenmişti. garip bi kızgınlıktı yaşadığımız. tehditkar. sonra sahiden gittiğinde ise kızgınlık çaresizliğe dönüşmüştü bizim için.


önce bir kabullenemeyiş. ve o kabullenemeyiş ile gelen umutsuzluk. sonrasında üzüntü.


nerde olduğunu kimsenin bilmediği bi dedem vardı artık. hiç kimseyle konuşmayan, kimseye haber vermeyen bir dedem..


ilk başta bir şey hissedemedim ben. ilk birkaç ay.. biliyordum çünkü neden kimden kaçtığını. annemin ve diğer herkesin düşündüğünün aksine biz değildik onun kaçtığı.. onu buralardan kaçıp götüren ta kendisiydi aslında..


ama zaman geçti, özledim çok. karşılıklı oturmayı, konuşmayı, dertleşmeyi... çocukluk arkadaşımdı dedem benim. çiçek pasajında hep beraber meyhaneye gittiğim bir arkadaşım.. onu göremediğim her an için pişmanlık hissettim. ihmalkarlık gibi..


ta ki, geçen gün annem beni arayana kadar.. bir şekilde öğrenmiş yerini, gitmiş yanına. telefonu dedeme uzattı ve ben onun sesini duydum! yıllardır hiç değişmeyen ses ve o tanıdık cümle! "naber evladım?"


bir cümle bir insan için bu kadar mı şey ifade eder? bu kadar mı içi doludur, anılarla saklıdır.. gözümün önünden film şeridi gibi geçti derler ya hani, benim de her şey bir film şeridi gibi geçti önümden adeta.  dedemle konuştuğumuz her dakika, her sohbet anı, birlikte gezdiğimiz her bir nokta, oynadığımız tüm oyunlar, çocukken ve sonrasında bana aldığı her kitap.. ilk şiir kitabım, ilk romanım ve ilk nazım hikmet dizeleri..


"yarin yanağından gayrı
her yerde ve her şeyde hep beraber
diyebilmek adına"


bütün bunlar 1 sn içinde oldu. o yorgun sesin bana söylediği ilk iki kelime sayesinde.


yorulmuş ve sıkılmış bir sesti duyduğum. hayalkırıklığı vardı sanki yine. kendinden kaçıp yine kendine yakalanmıştı sonuçta.. kendiyle savaşmayı bitirmek üzere ama hangi tarafın kazanacağını bilemeyen bir savaşçı..


telefonu kaparken uzun süredir hiç olmadığım kadar huzur vardı benim içimde. onu yeniden görebilecek olmanın sevinci.. onunsa içinde özlem vardı belli ki..


hep aynı varoluşlardan kaçıp uzaklara giden bir adamı dinliyorum ben bu şarkıyla beraber.. yıllardır tanıdığım yorgun ve üzgün insanı.. dedemi. 

3 Haziran 2012 Pazar

liege'de yıldızlı gökyüzü

erasmus macerasını sonuna yaklaştıkça, gitme'nin hüznü de yavaş yavaş sarıyor beni..
alıştığım/alışamadığım, sevdiğim/sevmediğim.. ne varsa geride bırakacak olmanın mahzunluğu var..
ya da kalan azıcık zamanda yapmadığım her neyse yapıp yetiştirme telaşı..
"şuraya gitmemiştik, hadi gidelim." "ya çok az zaman kaldı hadi bunu da yapalım" "nasılsa yakında geri döneceğiz, hadi bu gece de çıkalım"...


belki de 4 aydır yaşamadığım kadar güzel anlar yaşıyorum bu son bir ayda..
sınav dönemi olduğu halde, dışarı çıkmadığım kadar çok çıkıp geziyorum. 
hiç tanımadığım insanlarla tanışıyorum sürekli.
sınavlara girip çıkıyorum, ders çalışıyorum, dizi izliyorum, yeni yemekler keşfedip yemek yapıyorum ve yeni insanlarla ilk defa gördüğüm sokaklarda yürüyüşlere çıkıyorum..


kesinlikle aklımın ve kalbimin bir parçasını burada bırakarak geri döneceğim.
4 ay hiç de yeterli değil avrupada bir erasmus öğrencisi olmak için.
her şeyin keyfini gönlünce çıkarmak için..
yeni başlayanlara tavsiye: erasmus kesinlikle 2 dönemlik bir macera!


***


liege'de havanın bir güzel olup bir bozduğu bir döneme girmiş bulunmaktayız. 
sabah güneşli bir güne uyanıp, akşam eve dönerken sırılsıklam olma ihtimali mevcut bu sıralar..
pazar günleri nehir kenarında kurulan pazar her zamankinden daha cıvıl cıvıl oluyor artık. bahar öyle ya da böyle geldi de geçiyor bile.


uzun zamandır aynı katta ama farklı koridorlarda yaşayıp da yeni tanıştığım insanlarla yeniden keşfediyorum her yeri.
daha önce çıkmaya cesaret edemediğim Liege'in meşhur 375 basamağına gece yarısı çıkmaya karar verip yolun yarısındayken daha pişman olmak da bunun bir parçası. ama sonra, basamaklar kesmeyince daha da yukarı çıkıp La Meuse'e en tepeden bakmak da..
gecenin sessizliğinde her yer ayrı güzel sanki..
her yerin kendi büyüsü var..


ne kadar sıkılsam da bazen, ne kadar dar gelse de bazen sokaklar ya da La Meuse'e uzaktan her baktığım da sanki Boğaz'a ihanet ediyormuş hissine kapılsam da hala, seviyorum ben bu şehri. içinde yaşayanların bazılarının bile sevmediği, kimsenin pek de gitmediği, turistik hiç olmayan bu şehri.


ve gecenin bir yarısı, bir taşın üzerine oturmuş ayaklarımı aşağıya doğru sallarkan gökyüzüne bakıp o dizeleri hatırlıyorum:




sevmek mükemmel iş delikanlım.
sev bakalım...
madem ki kafanda ışıklı bir gece var,
benden izin sana,
sev sevebildiğin kadar.