23 Nisan 2012 Pazartesi

budapeşte günlükleri-2-


buradaki 3. günümde yanicuma günü erkenden kalkıp bu sefer Buda tarafındaki Buda Şatosu'nu gezmek üzere yola çıktık. ama öncesinde harika bir kahvaltı ile güne başlamamak olmazdı tabi. Budapeşte peyniri, krem peynir, taze baget ekmeği, elma suyu, evde yapılmış reçel.. şimdi bile aklıma gelince mutlu oluyorum. belki normaladen farklı olarak ya da fazla olarak yediğimiz hiçbir şey yoktu ama o kahvaltı masasını "masa" yapan arkadaşlarım vardı...

şato gezintisi aklımdan hiç çıkmayacak bir anıya dönüşüyor. kralın heykeli, Matthias kilisesi, kraliyet evi, balıkçı hisarı, ulusal müze ve kütüphane... hepsi bir bölgede toplanmış ufak, daracık ve sempatik sokaklarla birbirine bağlanmıştı. hepsinin önünde ayrı ayrı, uzun uzun vakit geçirdim. keyfine vara vara. tadını çıkarırcasına..

özellikle balıkçı hisar'ndan hiç ayrılmak istemedim. bence Budapeşte'nin en güzel manzarasına sahipti. tüm Tuna Nehri, köprüler, ada... kısacık tatilimde yaşadığım tüm anılarım hepsini bir fotoğraf karesine sığdırabiliyordum orada durunca. 

Tuna Nehri üzerindeki ada

orada yeterince zaman geçirdikten sonra ise, tepeden aşağı inip, zincirli köprü'den geçtik. Budapeşte'nin en meşhur köprüsüydü. rivayete göre köprüyü inşa yapan mimar çok mükemmeliyetçiymiş. her şeyin kusursuz olması için uğraşmış nitekim de neredyese her şey kusursuz olmuş. yalnızca köprünün başında duran aslanların ağızlarında dilleri yokmuş. bunu çok sonra farkeden mimar ise dayanamayıp kendi yaptığı köprüden atlamış. evet, böyle bir şehir efsanesi dolaşmakta. 

köprünün ardından St. Etienne Bazilikası'na gidip orada çok sevilen Kral Stavan'ın sol kolu görmüş olduk. yıllarca saklanıp muhafaza edilmiş. ve şuan da, en çok ziyaret edilen şey olabilir bence. ardında Tuna Nehri boyunca uzun ve güzel bir yürüyüş yaptık. hafif bir rüzgar ve akşam üzeri güneşi eşliğinde.. etrafta onlarca turist vardı benim gibi. her  biri o şehri kendilerince gezip, kendilerince anılar biriktiriyordu. her biri evlerine dönünce daha başka anlatacaklardı. kimbilir nasıl..

Sugar Shop
Sugar Shop










yol bizi en sonunda Andrassy caddesi'ne çıkardı. bu arada söylemem gereken bir şey var ki o da Budapeşte2de toplu taşımanın çok çok çok gelişmiş olduğu. metro, tramvay, treleybüs, otobüs hepsi sık sık işlemekte. hatta gece geç saatlere kadar. biz de sürekli tramvar ve metro kullanarak hem zamandan tasarrufta bulunup hem de daha az yorulmuş olduk. 


andrassy caddesi uzun ve geniş bir cadde. etrafında çok şık ve pahalı mağazalar var. genelde Paris'teki Champs-Elysees'ye benzetiliyor. ama benim için bu caddeyi önemli yapan en önemli şey tabi ki "sugar shop"tu. i-na-nıl-maz bir yer!! rüya gibi. masal gibi. her türlü tatlı, macaron, cupcake, hediyelik eşya, şeker, çikolata vs'nin bulunabileceği bir yer. orada muzlu-çilekli bir pasta yedikten sonra bir kaç tane de makaron aldık ve yolumuza kaldğımız yerden devam ettik. ama içerideki tüm o süslerin hepsinde aklım kaldı. gerçekten kaldı. 

yine yorucu bir günün ardından eve dönüp akşam atıştırmalarımızı yaptık ve gece Budapeşte'nin en önemli ve ünlü barlarını gezmeye çıktık. Szimpla bunlardan biriydi. iç dekorasyonu çok yaratıcıydi. Budapeşte'deki eski evleri bazı yerler kiralayıp içini ilginç bir şekilde dekore edip bar haline getiriyormuş. eve girdiğinde geniş bir salon, üst katında hemen ortada bir boşluk ve etrafında minik minik bir sürü oda. etrafta birbirinden uyumsuz eşyalar, tablolar, değişik heykeller ve hatta arka bahçede ufak bir Vosvos. evet, resmen masa niyetine Vosvos kullanılmış. içindeki koltuklara insanlar oturmuş ve içkilerini içip sohbet ediyorlar. çok çok yaratıcı ve harika bir buluş bence!

biraz daha turlayıp, bunun gibi aynı konsepte birkaç yer daha gezdikten sonra Budapeşte'deki 4.günüme uyanmak için eve gidip uykuya daldık. 

budapeşte günlükleri-1-

nisanın ikinci haftasındaki paskalya tatili için plan yaparken Ryanair'in sayfasındaki ucuz uçak biletlerini görmemle başladı her şey. gidiş-dönüş 50 euro'ya Belçika Charleroi'dan Budapeşte havaalanına uçuş biletleri.. 11 nisan ve 15 nisan tarihleri arası için..

biletleri görünce aklıma 3 sene önce Fransa'da bir yaz kampında tanıştığım arkadaşlarım geldi. Orşi ve Agi. ikisi de aslında Budapeşte'ye trenle yaklaşık 1 saat uzaklıkta bulunan Györ adındaki kasabada yaşıyorlardı ama üniversiteyi kazanınca Budapeşte'ye yerleşip haftasonları ailelerinin yanlarına gidip gelmeye başlamışlardı. 
hem değişik bir Avrupa ülkesi gezmek amacıyla hem de yıllardır görmediğim; 3 sene önce yazın 1 ayımızın 7/24 beraber geçirdiğim ve ayrılırken "mutlaka yine görüşeceğiz" dediğim arkadaşlarımı bir daha görmek amacıyla o biletleri alıp 11 nisan tarihi heyecanla beklemeye başladım.

3 senedir görmediğim, sık sık bile konuşup haberleşmediğin insanlarla 3 sene sonra bir araya gelip ne konuşabilirdim ki? ya konuşamazsak, ya sessiz kalırsak...? açıkçası bir ara epey heyecanlandım. merak sardı içimi.. ve uçaktan inip havaalanına gelip Orşi ile karşılaşana kadar da gitmedi içimdeki meraklı duygu.

ama ne zamanki havaalanında karşılaştık, birbirimizi görünce koşarak sarıldık ve gözlerimiz dolu dolu "çok özlemişim" dedik, işte o zaman anladım: gerçek arkadaşlıklar arasına ne kadar mesafe, ne kadar zaman girerse girsin hiç eksimiyor.

daha o gün ilk adımda orada olduğum için inanılmaz bir mutluluk doldu içime. "iyi ki gelmişim" dedim. ve bunun, hayatımda yaşayacağım en güzel tatillerden biri olacağını daha orada, ilk adımda anladım.

o akşam hemen Orşi'nin evine gidip biraz bir şeyler yiyip biraz da sohbet edip erkenden uyuduk. zira ertesi sabah, arkadaşımın zorunlu bir dersine girmesi gerekiyordu ve ben de onunla o derse girmek istedim. Budapeşte'de "Eötvös Lorand Üniversitesi'nde" 20. yüzyıl Fransız Edebiyatı dersi. ilginç bir deneyim olabilirdi:)

ertesi sabah derse girdik. yaklaşık 45 dakika sürmesi beni epey şaşırttı. İstanbul'da kendi okulumda 3 saat süren felsefe derslerinden sonra, 45 dakikalık edebiyat dersi çıtır çerez gibiydi adeta:)
ders sonrası şehir turumuz hemen başladı. bu sefer Agi eşlik etti bana. Budapeşte'de Peşte bölümde 7.bölgede gezindik. merkez olarak tabir edilebilecek önemli bölgelerdendi. oradaki Sinagog'u ve National Museum'a gittik. özellikle müzenin bahçesini çok sevdim. uzuun uzun ağaçlar altında, uçuşan yapraklar arasında, ıhlamur kokulu keyifli bir bahçeydi.

Fovamteri Piac
sonra kapalı çarşıları Fovamteri Piac 'ı gezdik. 2 katlı geniş bir çarşıydı. alt katında sadece yemek içmek için ürünler satılıyordu. geleneksel Macar lezzetleri, şarapları, alkolleri..vs. üst katında ise turistik/hediyelik eşyalar..
bardaklar, buzdolabı magnetleri, danteller, kartpostallar..vs. sanırım üst katı yeterince sindire sindire gezdikten sonra kendim ve arkadaşlarım için magnetler, kartpostallar,küçük shot bardakları aldım. yeterince almışımdır diye düşünüyorum:) alışveriş yaparken kendime hakim olamama gibi bir durumum var.




Yeşil Köprü

biraz daha dolandıktan sonra Yeşil Köprü'nün üzerinden geçip Buda tarafına geldik. orada önemli kaplıcalardan biri Holler Gallert'i gördüm. Budapeşte kaplıcaları ile de ünlü bir şehir. hatta şehrin birkaç yerinde Osmanlılar'dan kalma Türk hamamları da bulunuyormuş.






biraz daha dolanıp bu sefer de Tuna Nehri üzerinde bulunan Margeret Adası'na geçtik. adaya ulaşım çok kolay. tramvaydan indikten sonra biraz yürüyünce ada merkezine gelmiş oluyorsunuz. ada sanki sportif faaliyetler için bulunuyor orada. büyük bir spor merkezi ve bir de yüzme havuzu bulunmakta. bununla birlikte ada merkezinde ve etrafında koşan, yürüyüş yapan bir çok insan görülebilinir. ufak bir de kafesi var. bir de hostel bulunuyor ama sanırım epey eski. içini görmedim ama dışı pek memnun etmedi beni. adaya gittiğimiz gün soğuk ama güneşli bir bahar günü olduğu için, ufacık adaya olan sevgim kat kat arttı. baharın etkisiyle ağaçlarda açan çiçekler etrafa güzellik katmıştı. filmlerden kalma sahneler, her yerde mutlu insanlar, tatilin tadını çıkaran bir kalabalık... güzel ve mutlu bir adaydı burası. sanırım en sevdiğim yerlerden biri oldu.

Gerbeaud
ufak ada turu sonrası, tekrar Peşte'ye dönüp bu sefer alışveriş merkezlerin olduğu sokakları gezdik. bildiğim ve sevdiğim her türlü mağaza tam karşımdaydı ama tabiki benim hepsine uzaktan bakmam gerekiyordu. kısa bir turdan sonra Budapeşte'nin ünlü pastahanelerinden birine oturduk ve geleneksel bir Budapeşte lezzeti tattık. "Gerbaud" hem lezzetleri, hem de mekan tasarımı ile gerçeten çok şık bir yerdi. hatta inanılmaz şıktı. aklım hala orada kaldı diyebilirim:)

Parlemento Binası
bu lezzetli duraklamadan sonra Parlemento Binası'nı görmeye gittik. bina gerçekten olabilecek en ihtişamlı, en büyüleyici, en etkileyici, en.. en.. en.. binaydı. uzaktan bakılıp hayallere dalınası ve bir daha o hayalden hiç çıkılmayasıydı.. çook uzak bir ülkede, uzak ülke prenseslerinin yaşadığı şato gibiydi. bu kadar hayalden sonra binanın etrafını biraz daha gezip artık yorgun düştüğümüzü farkedip eve dönmeye karar verdik. zira akşam da Budapeşte gezimiz son sürat sürecekti. kızlar ben geliyorum diye düşünüp taşınmış, en güzel planı yapıp benim için gerçekleştiriyorlardı. akşam da çok çok eğlenceli vakit geçirdik!





24 Mart 2012 Cumartesi

Festival Bach

23 mart 2012 cuma akşamı...

mevsimin eksi derecelerden bahara göz kırptığı bir zaman aralığı
havada özlemenin, sevmenin, hasretin, hüznün, sevincin, merakın... temiz nefesi esiyor.
saçlarımda istanbul'dan gelen kokular var. her bir teli ayrı ayrı kokuyor saçlarımın.
liege'de akşam saatleri daha bir huzurlu oluyor.

ne garip! bunu buraya geldikten neredeyse 2 ay sonra fark ediyorum ben de.
üstümde yeni aldığım ince bir trençkot (bundan sonra hep liege'i anımsatacak, eminim) boynumda bu yılbaşından hediye kırmızı bir atkı ve ayağımda spor ayakkabılarım. hafif hafif, sallana sallana yürüyorum. okula gidiyorum akşam 7 suları...

saat 6dan sonra hayat duruyor sanki ve ben saat 6dan sonra sanki daha yeni yaşamaya başlıyorum. bu cuma akşamı, üniversitede olmamın çok başka sebebi var ve bu güzel bir sebep, biliyorum.

okulun kapısında bir afiş : Festival Bach. bir hafta boyunca yapılacak klasik müzik konserlerinin duyurusu.
büyük bir hevesle içeri giriyorum. konseri beraber dinleyeceğim arkadaşımla buluşuyoruz. biletleri ve programı alıp içeri geçiyoruz: Salle Academique.

üniversite yaklaşık 300 yıl evvel kurulduğunda derslerin işlendiği son derece tarihi ve önemli bir salon burası.
yalnız dinletinin başlamasına 5 dakika kala salona adım attığında müthiş bir hayal kırıklığı yaşıyorum. yaklaşık 200 kişilik olan dinleti mekanında neredeyse 20 kişi var ya da yoktu. okulun öğrencilerine özel indirim de düzenlediği ve çok önceden afişlerini her tarafa astığı bu dinletiye okul öğrencilerinden ise sanırım katılan bir tek ikimizdik.

böyle dinleti ve faaliyetlerde beni üzen şeydir bu: kendini geliştirmesi, aşması, sürekli yeni şeyler keşfetmesi gereken "genç" kitle nedense bir anda ortadan kaybolur. arka sokaktaki parti ya da 2 cadde aşağıda bir yerdeki eğlenceye gitmek daha caziptir her zaman. Bach dinlemek ya da enfes bir tiyatro oyunu izleyip arınmak zor olduğundan olsa gerek, içip içip her şeyi unutup "deli gibi" eğlenmek istenir genellikle. araya zaman zaman da "Bach" katılmak istenmez sanki..

genelde 50-60 yaş civarı teyzeler ve amcalar, en şık takımların giymiş gelmişlerdi. bazıları arkadaşlarını getirmiş yanında bazı eşlerini... bizim biraz yakınımızda oturan bir kadın çocuğuyla beraber gelmişti. dinletinin özellikle 2. kısmında kızın sıkıntıdan patladığını görmek pek de zor olmadı.

anne-kız dışında dikkatimi çeken bir grup daha oldu. bir aile 4 kişi beraber gelmişti sanırım. anne-baba ve bir kızla bir çocuk. kızın konsere olan ilgi alakası gözlerinden okunamasa da, çocuğun ilgisi ve hevesi okunur cinstendi. özellikle bazı anlar sadece onu izledim. her bir notaya eşlik ediyor ve yüzündeki kocaman gülümsemeyle sanki burada değil de, buradan çok uzaktan dinliyordu Bach'ı. çocuğun bu ilgisinin ailede babasından geldiğini düşünmem pek yanlış olmazdı sanırım. müzisyen dinletiyi bitirip selamını verdikten sonra 4 kere yeniden selama çağırdı alkışlarıyla babası. hiç durmadan hevesle alkışlamasıyla..

ben mi?
ben rüya gibi bir akşam yaşadım o gece. notalar tahmin etmediğim kadar iyi geldi. güzel geldi. ortamın havası her zamankinden daha çok çekti içine beni. karşımda ud ile Bach çalan bir müzisyen, loş ışıklar, tarihi bir salon.. ve yanımda neredeyse sadece 2 aydır tanıdığım, aslında aynı dile bile konuşmadığım tanıdık bir yabancı.. her zamankinden daha çok ben gibi hissettim kendimi o gece.

23 mart 2012.. cuma akşamı.
yatağa yattığımda içimde huzurlu melodiler ve buraya gelirkenki amaçlarından birine daha bir tik atmış olmanın verdiği haz..
iyi geceler dedim kendime..
herhangi bir dilde.

20 Şubat 2012 Pazartesi

karnavalkarnavalkarnaval

hayatımda gittiğim ilk karnaval olmaları sebebiyle Maastriht ve Eupen Karnavalları'nın bendeki yerleri çok özel oldu.


tam tabiriyle 7'den 70'e herkesin katıldığı, karnaval olayını ciddiye alıp binbir çeşit kostüm giydiği müthiş bir ortam vardı. öncelikle 19.02.2012 pazar günkü Maastricht Karnavalı'ndan başlayayım:


dondurucu soğuğa rağmen karnavalın yapıldığı meydana geldiğimizde rengarenk giysileri içindeki insanları görünce bizim de içimize bir sıcaklık yayıldı hemen. sadece lafın gelişi değil, gerçekten de 60-70 yaşındaki teyzelerin amcaların kafalarında fosforlu turuncu peruk ya da üstlerinde prens/prenses kostümleri ile sokaklarda görmek zira benim pek alışık olmadığım bir şeydi. benim babaannem yaşındaki kadınların mini etekler, topuklularla ellerinde davullarla geçit töreninde en önde yürüdüğünü görünce ister istemez şaşırdım. çünkü muhtemelen babaannem şu an evde çayını demlemiş televizyondaki dizisini izliyordur. ülkeler, coğrafyalar, kültürler değiştikçe hayat standartı ya da başka bir deyişle yaşam tarzları da değişiyor sanırım. aynı şekilde, daha bebek arabasında uyuklayan çocuklara palyaço kostümü giydirip 0 derece soğukta karnaval ortamına sokmak da pek bizim ülkemizde görülebilecek bir özellik değil sanırım. akşam saat 9-10 gibi karnaval geçidi sonrası insanların eğlendiği tıklım tıklım dolu barlarda bile babalar çocuklarının ellerinden tutmuş müzikte hep birlikte dans ediyordu. kıskanmadım desem yalan olur sanırım. bu kadar rahat, eğlence ve enerji dolu bir ortamda yetişen çocukların yerinde olmayı gerçekten çok istedim.


en sevdiğim çift!
meydanda (adını hiiiç hatırlamıyorum) biraz vakit geçirmeye karar vermiştik ki bir anda -bir arkadaşımın deyimiyle- gökten kar değil, kardan adam yağmaya başladı. iri iri taneler halinde bastıran dolu, epey süre yağdı ve ilk 10 dakikada her taraf bembeyaz oldu hemen. sonrasında ise pamuk kıvamında ama yine iri iri yağan kara aldırmayıp kendimizi sokaklara attık biz de. her çeşit insanın bulunduğu, müziklerin yankılandığı bir ortama bir de "kar neşesi" gelince masalımsı bir havaya büründü karnaval. benim için gerçekten de masal kıvamında ilerledi ondan sonra her şey.


geçit töreninin yapılacağı sokağın hemen başında yerlerimizi kaptıktan ve fotoğraf makinelarımızı ayarlardıktan hemen sonra yürüyüş de başladı. farklı grupların bando takımları farklı ritimlerle önümüzden geçmeye başladı. her renkten grubu görmek mümkündü. en güzeli de teyzeler, amcalar, ufak bebeklerin neşe içinde etrafa selam verip geçerken hep bir ağızdan benim bilmediğim şarkıları söylemeleriydi. 


yürüyüş bittikten sonra ise herkesin elinde mutlaka en az(!) bir bira dans edip, herkes deli gib oynamaya başladı. hayatında birayı hiç sevmeyen biri olarak ben, insanlardaki bu bira aşkını henüz anlamış değilim. tüm gün boyunca bir kutu birayı bile bitiremedim...



herkesin bu karnaval olayını bayağı ciddiye alıp özenmesi  ne hoş... 
Maastricht'teki büyük karnavaldan sonraki gün, okulun Erasmus grubuyla Belçika'nın doğusunda, Alman bölgesinde bulunan Eupen şekhrindeki karnavala gittik. gittiğimizde karnaval takımları yerlerini almak için ilerliyorlardı. yolun hemen kenarına dizilip onları izlemeye başladık. fakat bu sefer, dünden farklı bir şey oldu: arabalarla, bisikletlerle ya da ellerinde ziller, davullarla geçen, şarkı söyleyen insanlar bir yandan da yol kenarında duranlara şeker çikolata gibi şeyler atıyorlardı. aslında çocukları mutlu etmek için yapılan bu hareket bir yerden sonra yalnızca bizim işimize yaramaya başladı. yerlere savrulan şekerleri, çikolataları kapma yarışına girdik adeta. çocukluğumdan beri "yerde bulduğun şey yenmez" diyerek büyütülen ben, bildiğim, öğrendiğim ne varsa onları unutup yerdeki şekerlere saldırmaya başladım. biz de çocuktuk nihayetinde. hepimiz. üzerimizde değişik maskeler, bazılarımızda kostümler, bazılarımızın yüzündeki boyalarla içimizdeki çocuk el çırpıp zıplamaya başladı.




bir önceki eğlence dolu karnavala kıyasla, biraz daha ufak çaplı ama -küçük olmasının belki de avantajı- daha iyi organize, daha sakin bir karnavaldı Eupen Karnavalı. karnaval bitimindeki 'after party'e katılamadığım için (yorgunluktan ve soğuktan yürümeyi unuttum) elleirnde biralarla dans eden çok fazla insan görme şansım olmadı. yürüyüş esnasında da herkes geçitteki insanlara ve onların kostümlerine, müziklerine odaklanmıştı adeta. belki de Eupen'in küçük ve sessiz bir şehir olmasından kaynaklanıyordur burada karnaval daha sakin ama yine de aşırı eğlenceli geçti.







7 Şubat 2012 Salı

bir erasmusun anıları.

belçika'ya ilk geldiğim gün belçikalıların bile görmediği karı-kışı-soğuğu getirmek bana mahsus bir özellik galiba. geldiğim gün yüzümü kesen rüzgarın aslında bir başlangıç olduğunu yurt görevlisinden öğrendim. " bu havalar normal; haftasonu -20'lere düşecek sıcaklık" cümlesi hala beynimde yankı buluyor. nitekim haftasonu hakikaten de -20'ye varan hava sıcaklığı ile aram hiç de iyi olmadı. 


ama ondan önce geldiğim yeri biraz detaylandırayım. belçika'nın wallon bölgesinde fransızca dışında ingilizcenin bile pek konuşulmadığı, almanya sınırına yakın, orta büyüklükte, kendi kendine yetebilen tatlı bir şehir Liege!


belçika'nın önemli şehirlerinden biri. öğrencilerin ve üniversite hayatının yoğun olmasından dolayı sosyal ve kültürel faaliyetler açısından çok şanslı bir yer. neredeyse birkaç sokakta bir, ufak da olsa tiyatro, sinema, konser alanları var. liege üniversitesi'nin kampüsünün de bulunduğu ve onun çevresindeki bir sürü alışveriş merkezi, mağaza, süper market ve bunun gibi dükkanların olduğu meydan, merkez olarak kabul ediliyor. her şeyi her an bulabileceğiniz (pazar günleri hariç ve haftaiçi de 6ya kadar) dükkanlar gerçekten istanbul'un sokaklarını aratmıyor. ayrıca neredeyse tüm erasmus öğrencilerinin takıldığı "le caree" ise "barlar sokağı"nın başka bir versiyonu sayılabilir.


liege üniversitesi yeni gelen erasmus öğrencilerini şehirlerine ve okula adapte edebilmek için gerçekten bayağı efor sarf ediyor. ilk hafta ardı ardına düzenlenen welcome part'ler ya da tanışma-kaynaşma günleri amacına ulaşıyor denilebilir. 


fakat yine de, ilk defa tek başına yabancı bir ülkede yaşamaya gelen biri için erasmus hayatı pek de eğlenceli başlamıyor sanırsam (tecrübeyle sabit). ilk başta yalnızlık ya da yabancılaşma hissi sizi asosyalleşmeye sürükleyebilir. dikkatli olmak lazım. tam da "sanırım burada yalnızlıktan ölücem." dediğim bir andai, fikir değiştirip bir kaç kişiyle tanışmak için odamdan dışarı çıkmasaydım cidden yalnızlıktan ölebilirdim.
ama şimdi, gittikçe yaşadığım yerin kültürüne ve insanlarına alışmaya başladıkça ve yeni yeni kişilerle tanıştıkça erasmusun güzelliklerini keşfetmeye başlıyorum denilebilir.


yaşadıkça güzelleşeceğini umduğum belçikadaki erasmus günlerim henüz başladı. ve çok yakında devamı gelecek:)



15 Ocak 2012 Pazar

bir gün.


Günlerden bir gün buluşmaya karar versek seninle. Bir cumartesi sabahı kalkıp hazırlansak çabucak. Saat 11:17’de Bebek’te o çay içtiğimiz yerde buluşsak. “Öyle buluşma saati mi olur?” deme. Oluyor işte.

Benim elimde 2 tane simit, gelirken almış olsam. Sen de 2 tane çay söylesen. Demli ama. Simitleri aldığımız peynirlere batırıp batırıp yesek ve her lokmadan sonra elimiz çay bardağına gitse. Boğazın serin bir öğlen saatinde, İstanbul’un karşı yakasına bakıp bakıp kahvaltı etsek keşke. 1 lokma simit, 1 yudum çay ve 1 tane sen, 1 tane de ben. Baksak, konuşsak, gülsek beraber.

Simit-çay keyfi bitince de yürümeye başlasak. Kaybolsak o insan deryasının içinde. Göz gözü görmese, etraf ana-baba günü olsa da birbirimizi bile kaybedecek olsak. Kaybetmesek ama asla.

Saat 14:03 olsa ve biz uzun uzun yürüyor olsak. Biraz daha yürüsek. Havada nev-i şahsına münhasır bir esinti olsa ama güneş daha da inatla ısıtsa içimizi. Taa derinlere inse gün ışığı. Derimizden geçip kalplerimize ulaşsa keşke. Yürüdükçe ısınsak daha çok; biz ısındıkça hava esse.

14:49’da Ortaköy meydanına varsak. Bu kadar yorgunluğa illa ki bir tatlı yemek gerekse. Her zaman yediğimiz yerden 2 waffle söylesek biz de. Her zamanki gibi. “Her zamanki gibi” tabi. Çılgınlık yapmıyoruz ki. Bir farklılık peşinde değiliz ya da macera aramıyoruz biz. Waffle yiyoruz sadece. Hepsi bu.

Sahilde bir banka otursak sonra, İstanbul’un o güzel öğleden sonrasında. Biraz senden, biraz benden sonra da bizden konuşsak. “Biz”den konuşmazsak olur mu hiç? Alınmaz mı “biz” bize?

Çok konuşsak bu sefer. Daha da çok. Biri gelip bizi uyarsa en sonunda. “Çok konuştunuz, susun artık.” dese. O kadar konuşsak yani. Ben bankın sağ tarafında, sen sol; güneş batsa Boğaz’ın öbür ucunda.
Ve sonra sussak. Yavaş yavaş kalkıp günümüze kaldığımız yerden devam etsek. Ağır ağır yürüsek.  Nereye gideceğimize sen ve ben değil de, “biz” karar verse. Kalbimiz ve ayaklarımız götürse sadece bizi ve biz daha önce hiç bilmediğimiz bir yerde bulsak kendimizi…

Ufak bir kulübenin önünde 3-4 tane büyük sandıklar atılmış olsa yere. Etrafında da 3-4 tabure. Sandıkların üstü eski gazete kağıtlarıyla örtülü olsa ve ah keşke, keşke üstlerinde de çay bardağında rakı olsa. İnce belli bardakta… Yarıya kadar doldurulmuş rakılar. Yanında beyaz peynir, biraz da kavun. Başka hiçbir şey olmasa. Yetmez mi ki zaten?

Saat 19:27’de gelsek otursak buraya. “O nasıl bir saat öyle?” deme. Öyle bir saat işte. Gelsek otursak. Nereden, nasıl geldiğimizi bilmeden, davetsiz bir misafir edasıyla…

Bizden başka herkes tanıdık olsa. Sanki 40 yıllık ahbaplarmış gibi hitap etseler keşke birbirlerine. Samimi konuşmalar, cana yakın cümleler uçuşsa etrafımızda keşke. Gülüşmeler olsa…

Biraz yakınımızdaki dalga sesleri, bastırsa sonra bu gülüşmeleri. Kıyıya yanaşmış takaların arasından, yakamoz ilişse gözümüze. Yan yana otursak ve biz hala susuyor olsak. Susarak baksam yüzüne uzun uzun. Sana baksam keşke. Sadece dolunayın aydınlattığı yüzüne.  Sadece susarak “Bugün çok güzeldi.” desem sana ve sen de susarak cevap versen bana. Biz susarken arkadan müzik sesi gelse kulaklarımıza. Dalgalar da sussalar saygılarında. Yakamozlarla beraber hep birlikte o müziği dinlesek keşke.

Öyle bir gün geçirsek seninle. İstanbul'da değil de, İstanbul'u yaşarcasına bir gün.  Birbirimizi yaşarcasına bir gün. Öyle bir gün işte.

Hani..

Yani…

Boşver…

Neyse.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Lokma!!



içeri adım attığınızda kendinizi misafirliğe gitmiş gibi hissettiğiniz bir yer düşünün. en arka duvarında boydan boya kaplanmış, içi her çeşitte farklı farklı kitaplarla, dergilerle dolu bir kütüphane... uzun ve şık tahta masalar; onlara yakışan tahta sandalyeler... İşte Rumelihisarı'ndaki "Lokma" aynen böyle hissettiriyor size. Tüm bu dekorasyon loş bir ışıkla da birleşince kendinizi hem şık hem de samimi bir eve girmiş hissiyatına kaptırmamak elde değil zaten.


İçeride oturmayıp dışarı-balkon- kısmını tercih ederseniz de, dünyanın belki de en güzel manzarası eşliğinde Boğaz'ın öbür kıyısına bakıp çayınızı yudumlama şansına sahip olursunuz. Ya da  Rumelihisarı'nın görüntüsü eşliğinde güzel bir pazar kahvaltısını da tercih edebilirsiniz.


Menüsü birçok yerle kıyaslandığında diğerlerine göre daha farklı ve daha çeşitli olduğunu anladığınız mekan; menemenden ana yemeklere, böreklerden sufleye kadar her alandan tatlar öneriyor ziyaretçilerine. 


Benim burada en çok sevdiğim ve gördüğümde uçurtma görmüş çocuk gibi nedensiz sevindiğim detay ise, dışarıda açıkta duran renkli buzdolapları oldu. kırmızı ve siyah renkte iki nostaljik buzdolabını kapının yanına, en görünen yere yerleştirmişler. Onlar, mekanın bir numaralı müşterisi olmuş adeta:) 


Geçen hafta ilk defa gitme fırsatını bulabildiğimde, kıymalı kol böreği ile demli çay içip Boğaz'ın temiz havasını içime çektiğim huzurötesi bir yer oldu "Lokma". Hele ki yanınızda çok sevdiğiniz, muhabbetine doyamadığınız bir arkadaşınız da varsa ve her bardak çayda yaşadığınız şehre biraz daha sevgi hissediyorsanız...